İklim Masasi

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Yayınlanma Tarihi: 15 Haziran 2024

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

6-9 Haziran tarihlerinde AB’ye üye 27 ülkede yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler, seçimlerden önce de beklendiği gibi, Almanya ve Fransa gibi ülkelerdeki oy oranlarını ciddi ölçüde artırdılar. 

Aşırı sağ Ulusal Birlik’in oyların %31,5’ini alarak kendi partisini geride bırakmasının ardından Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ulusal meclisi feshederek seçime gidileceğini duyurdu. Almanya’da aşırı sağ Almanya için Alternatif Partisi, oylarını yaklaşık beş puan artırarak ikinci parti oldu; koalisyon hükümetindeki partileri geride bıraktı. 

Aşırı sağ partilerin kampanyalarındaki önemli konulardan biri iklim değişikliğiydi, bu nedenle seçim sonuçlarının AB iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu.

Uzmanlara göre, popülistler ve milliyetçiler, küresel ve soyut bir konu olan iklim değişikliğine şüphe ile yaklaşıyor. Bilim insanlarının araştırmalarına dayanan ve uluslararası düzlemde tartışılan küresel iklim değişikliği, siyasi elitlerin yönlendirdiği bir mesele olarak görülüyor. Aşırı sağ aynı zamanda ‘yaşam tarzına müdahale’ olarak gördüğü tartışmalara tepkili.

Bununla birlikte uzmanlar, aşırı sağın benimsediği pozisyonun bir azınlığın görüşleri olduğuna dikkat çekiyor. Avrupa’da toplumun büyük çoğunluğu iklim değişikliğinin gerçek olduğunu kabul ediyor ve şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. Fikir ayrılıkları; spesifik politikalar, vergiler veya fiyat artışları söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor. 

Avrupa’da popülist partileri ve iklim politikalarını çalışan siyaset bilimci Dr. Robert A. Huber, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak gerektiğini savunuyor. Hemen her politika gibi iklim politikalarının da kazananlar ve kaybedenler yarattığına dikkat çeken Huber, iklim politikaları tasarlanırken ekonomik eşitsizlikler yaratmamanın önemini vurguluyor. 

Popülizm ve iklim politikaları üzerine çalışmaları bulunan, Avusturya’nın Salzburg Üniversitesi’nden Dr. Robert A. Huber’ın konuyla ilgili görüşlerini aşağıda paylaşıyoruz: 

İklim değişikliği aşırı sağın dikkatini 2018’den sonra çekti

Aşırı sağ, bundan 10-15 yıl önce de iklim değişikliğine şüpheci yaklaşıyordu ancak bu, onların temel meselelerinden biri değildi. Bu konuda özellikle Stefan Cetkovic ve Christian Hagemann’ın çalışmaları şunu gösteriyor: Bu partiler her ne kadar iklim değişikliğine şüpheci yaklaşsalar da, hükümete katılmak veya hükümet politikalarını müzakere etmek için görüşme yaptıklarında, göç ya da kanun ve nizama dair konuları kabul ettirmek onlar için daha önemli oluyor. Ne var ki bu, 2018’den itibaren, özellikle Fridays for Future hareketi ile birlikte bir ölçüde değişti.

Bu dönemde iklim değişikliği birdenbire en önemli konu haline geldi. Bu yalnızca konunun daha dikkat çekici hale gelmesiyle de ilgili değil; aynı zamanda farklı seçmen grupları için de çok daha önemli oldu. Eskiden belki de yalnızca Yeşiller seçmeni için en önemli meseleydi, fakat aşırı sağ seçmenler için katiyen değildi. Konunun öne çıkması, aşırı sağ seçmenin de dikkatini çekmesini sağladı. Ve bence bu, genel olarak siyasi rekabette daha geniş bir değişime işaret ediyor. Bugün Batı yarımkürede, göç ile doğrudan ilgili olmayan kültürel konuların giderek siyasileşmesine tanık oluyoruz: ‘woke’ tartışmaları, LGBTQIA+ tartışmaları ve iklim değişikliği üzerine süregelen tartışmalar, aynı temel mantıkla ilgili. 

Aşırı sağ, yaşam tarzına müdahale istemiyor

İklim değişikliğinin aşırı sağ için bu kadar zorlu bir konu olmasının sebebi de açık. Her şeyden önce, iklim değişikliği elitlerin yönlendirdiği bir konu; yani bilim insanları bir takım araştırmalar yapıyorlar ve tavsiyeler de uluslararası bir düzlemde veriliyor. Sağ partiler ise zaten bilim insanlarının ve siyasi elitlerin öne çıkmasına şüpheyle bakan partiler. Bu yüzden de ‘bu halkın iradesi değil, birkaç elitinin söyledikleri,’ gibi argümanlara sık başvuruyorlar. Bu, aşırı sağ ideolojideki popülist element düşünüldüğünde özellikle doğru. 

Elbette iklim değişikliği konusunun, siyasi sağın genel dünya görüşüne uymayan başka boyutları da var. Örneğin tükettiğimiz yiyecek türlerini değiştirmeye, vegan olmaya dair, ‘woke’ tartışmalarının bir uzantısı olan konular düşünülebilir. Tabii ki Batı Avrupa’da geleneksel mutfak epey et ağırlıklı – Türkiye’de de böyle olduğunu sanıyorum. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen ekonomik gelişme ile birlikte her gün et yemek mümkün oldu. Bu beslenme tarzı, ‘gerçek’ bir Avusturyalı’nın veya başka milletten bir kişinin nasıl yaşaması gerektiğine dair kültürel bir görüşün önemli bir parçası. Haliyle bu geleneksel yaşam tarzının değişmesi gerektiğinin söylenmesi, sürtüşme yaratıyor. Dolayısıyla aşırı sağ söz konusu olduğunda mevcut sistemi meşrulaştırmaya yönelik psikolojik süreçler, konunun önemli bir boyutu.

İklim değişikliği konusunda daha fazla araştırma yapıldıkça ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bir an önce harekete geçmenin gerekliliğini vurguladıkça, bu konu da giderek daha yaygın, önemli ve geniş kapsamlı bir hal aldı. Bazı gruplar, geleneksel yaşam tarzlarını değiştirmeleri konusunda baskı altında hissediyorlar. Bu nedenle şöyle düşünüyorlar: ‘Hangi cüretle bize ne tür araba kullanmamız, ne kadar et yememiz veya nasıl yaşamamız gerektiğini söylerler?’ Bu yaklaşım da daha önce bahsettiğimiz, seçkinlere ilişkin şüpheye ekleniyor. Greta Thunberg gibi genç, ilerici bir kadın figürü, ortalama bir aşırı sağcı siyasetçi için hoşlanılmaması kolay biri. Bu da konunun bir başka boyutu. Bir anlamda siyasette daha ilerici ve daha muhafazakar güçler arasında bir ‘savaş’ var.

Bunlara ilaveten, elbette iklim politikalarının ekonomik sonuçları da çok büyük. Bu sadece kültürel bir sorun mesele değil, sanayi ve işlerle de yakından ilgili. Bu çerçevede Murphy Lockwood gibi bazı akademisyenler, aşırı sağın genelde iklim politikalarının olumsuz sonuçlarına daha çok maruz kalan seçmenleri temsil ettiğini söylüyorlar. Örneğin düşük vasıflı imalat işlerinde çalışan işçiler, iklim politikalarından daha sert etkileniyorlar. Bu insanlar işlerini kaybederse, meslek veya sektör değiştirmeleri özellikle zor olacaktır. Bu da bahsettiğimiz dinamiğe katkı sunuyor olabilir. 

Son olarak, çevre koruma ile iklim politikaları arasında bir ayrım yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum çünkü çevre konularında aynı türden bir tartışma görmüyorum. İklim değişikliği, küresel ve soyut bir kavram olarak popülistlerin ve milliyetçilerin şüpheci yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Bu farkın, iklim politikalarındaki artan kutuplaşmayı ve siyasi tartışmalarda daha merkezi bir hal almasını da açıkladığını düşünüyorum. 

Ekonomik eşitsizlikler yaratmamaya özen gösterilmeli

Konunun ekonomik boyutlarının ve adil geçiş kavramının önemini yansıtan en iyi örnek, Fransa’daki sarı yelekliler hareketi. Bu hareket, arabalara ve bireysel ulaşım yöntemlerine büyük ölçüde bağımlı olan bazı sosyoekonomik grupları çok fazla etkileyecek bir karbon vergisi hakkındaydı. Bu insanlar fiyat artışlarından çok fazla etkilenirken diğer toplumsal aktörler, örneğin şirketler, büyük ölçüde muaf tutulmuştu. Elbette bu sorunlu bir politika tasarımıydı. İklimi korumak önemli olduğu gibi, demokrasiyi ve toplumsal barışı olumsuz etkileyecek ekonomik eşitsizlikler yaratmamak da önemli. Bunu yapmanın net olarak daha iyi bir yolu, kaybedenlerin tazmin edilmesi üzerine daha fazla düşünmek. Çünkü hemen her politika gibi iklim politikaları da kazananlar ve kaybedenler yaratıyor. 

Örneğin eğer yeşil bir sektörde faaliyet gösteriyorsanız ve hükümet de yeşil işleri desteklerse, bu yararınıza olur. Fakat kömür sektöründeyseniz, zarar görebilirsiniz. Bu yüzden işçilerin bir sektörden diğerine geçişinin sert olmamasını sağlamanın yollarını düşünmemiz gerekiyor. Bu çok temel bir mesele ve şirketleri veya holdingleri bir karbon vergisinden muaf tutmak, iklim politikalarının maliyetlerini dağıtmanın adil bir yolu gibi görünmüyor.

Konunun ikinci önemli boyutu, ülkeler arasındaki maliyet dağılımıyla ilgili. Ve bu inanılmaz derecede karmaşık bir konu çünkü her şeyden önce ‘nereden başlamalıyız?’ sorusu var. Kimin ne kadar ödeyeceğini belirleyecek olan tarihsel sorumluluk mu? Dolayısıyla bizi olduğumuz noktaya getiren, sanayileşmiş, Batılı ülkelerin mi bu maliyeti sırtlanması gerekiyor? Bu adil bir argüman diyebiliriz. Öte yandan bugün ciddi emisyonlara sebep olan ülkeler var, Hindistan ve Çin gibi. Bu ülkelerin tarihsel sorumluluğu düşük fakat bugün çoğu ülkeden daha fazla salım yapıyorlar. Ya da mesele, kimin harekete geçecek gücü olduğuyla mı ilgili? Kimin ödeyeceğini belirlemenin kolay bir yolu yok ve bu süregelen, normatif bir tartışma. 

Rakip ülkelerin iklim politikaları önem taşıyor

Anketlere dayanan bazı kanıtlar şunu gösteriyor: Bir ülkenin vatandaşları, eğer ekonomik olarak rekabette oldukları başka ülkeler de iklim politikalarını uygulamaya koyuyorlarsa, bu politikaları kendi ülkelerinde daha fazla destekliyorlar. Bir Alman veya Amerikalı, diğer sanayileşmiş ülkelerin de benzer konularda çalıştığını biliyorlarsa, destekleri artıyor. 

Peki tüm bunların popülizm ile veya aşırı sağ ile ne ilgisi var? Bir yönü şu ki iklim değişikliği kaçınılmaz olarak küresel bir olgu. Bu, popülist bakış açısıyla olumsuz bir şey olmak durumunda değil, fakat milliyetçi bakış açısıyla öyle. Bu iki kavram arasında şöyle bir ayrım yapabiliriz: Popülizm siyasete, ’iyi insanlar, şeytani seçkinlere karşı’ gözüyle bakıyor, ihanet konusu önemli. Milliyetçilik ise farklı gruplar arasındaki ilişkilere daha fazla odaklanıyor. Şurası net ki iklim politikaları küresel kamuoyunun bir konusu ve bu da milliyetçilerin, nasıl siyaset yapılması gerektiğine ilişkin görüşleriyle çelişiyor. Popülistler ise iklim politikalarının uluslararası düzlemde tartışılmasına şüpheyle yaklaşıyorlar. Ancak bu anlamda iklim politikalarının doğasını değiştiremeyiz ve iklim anlaşmalarını müzakere etme biçimimizi değiştirmek de pek kolay değil. 

Vatandaşları sürece dahil etmek olumlu karşılanıyor

Burada söz edebileceğimiz iki önemli konu daha var ancak bunlar henüz fikir aşamasındalar, desteklemek için yeterli ampirik veriye sahip değiliz. Şöyle ki, giderek daha fazla ülke, karar alma süreçlerine vatandaşlarını dahil etmeye çalışıyor. 

Az önce sarı yelekliler örneğini vermiştim. Emmanuel Macron bu duruma, bir iklim değişikliği  için bir vatandaş meclisi kurarak yanıt verdi. Tabii ki Paris’in kalbinde şiddet içeren eylemlere katılan birinin tüm endişelerinin bir iklim meclisi sayesinde yok olacağını söylemek pek mümkün değil. Yine de meclis, belki de arada kalan, ikna olamayan, kararsız insanlara duyulduklarını hissettirebilir; iklim politikaları hakkındaki görüşlerinin, ihtiyaçlarının ve tercihlerinin politika yapıcılar için önemli olduğu mesajını gönderebilir. Nitekim kendi çalışmalarında da gördüğüm bazı veriler, vatandaşların siyasi karar alma süreçlerine dahil edilmeye olumlu tepki verdiklerini gösteriyor.

İklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkılmalı

Diğer önemli konu ise bazı partilerin giderek iklim şüphecisi olarak tanımlanabilecek pozisyonlarına nasıl yanıt verileceği sorusu. Bu konuda benimsenebilecek üç strateji var: İlki, onları görmezden gelmek. İkincisi, seçmen tabanını korumak ve oy kaybetmemek umuduyla onların pozisyonlarını benimsemek. Üçüncüsü ise onlarla yüzleşmek.

Bana göre mantıklı olan, onlarla yüzleşmek. Görmezden gelmek veya benzer görüşler benimsemek, onların pozisyonlarını meşrulaştırır. Ve elbette bu, vatandaşlara da bir sinyal gönderir. ABD’de vatandaşların büyük bir kesiminin iklim şüphecisi olmasının ve bunu açıkça ifade etmesinin önemli bir nedeni var: Çünkü iki siyasi partiden biri, çok açık bir şekilde iklim şüphecisi. 

İklim korumanın iyi bir şey olduğuna inanıyorsak, ki ben normatif olarak buna inanıyorum, o zaman bu konuda endişelenmeliyiz. İklim şüphecisi olunması veya siyasi seçkinlerin bu konunun önemli olmadığı mesajı vermesi, vatandaşları iklim eylemi konusunda ikna etmeyi çok zorlaştırıyor. Hatırlamalıyız ki siyaset kesinlikle önemli olsa da, vatandaşların desteği olmadan kalıcı bir geçiş sağlamak mümkün değil. Bu nedenle politika yapıcılara önerim, iklim şüpheci pozisyonlara daha aktif bir şekilde karşı çıkmaları ve bunu hem gerçekleri anlatarak hem de anlatılar kullanarak yapmaları. 

Aşırı sağ partilerin Avrupa iklim politikalarını zayıflatması zor

Aşırı sağ ve aşırı solu inceleyen çalışmamızda bulduğumuz şey şuydu: Aşırı sağın çok net iklim şüpheci pozisyonları varken aşırı sol çok daha çeşitli görünüyor. Örneğin Yunanistan’da hükümette olan SYRIZA, ilerici olmak ile enerjinin kolay ulaşılabilir olması arasında kalmış gibi görünüyor. İspanya’daki Podemos gibi başka partiler ise çok açık bir şekilde iklim yanlısı. 

Ve aşırı solun aşırı sağ kadar iklim şüphecisi olmadığını düşünüyorum. Bu onların ilerici iklim politikaları için itici bir güç olabileceği anlamına gelmiyor. Çünkü hiç değilse şu ana kadar incelediğim veriler, aşırı solcu popülist partilerin, popülist olmayanlara göre daha az iklim yanlısı olduğunu gösteriyor. Yani Yeşiller veya popülist olmayan sol partiler, popülistlere göre daha fazla iklim yanlısı. Ancak bu, aşırı solun iklim eylemlerine karşı olduğu anlamına da gelmiyor. Avrupa’da iklim politikasının bazı temel unsurlarında giderek genişleyen bir fikir birliği olduğunu görüyorum. Avrupa Komisyonu, bazı politikaları başlatma konusunda inanılmaz derecede başarılı oldu. Kısa vadede, ne aşırı sağın ne de aşırı solun Avrupa iklim politikalarını zayıflatacağını sanmıyorum.

Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı

İklim değişikliği, aşırı sağın çok özgün bir pozisyon aldığı konulardan biri. Muhafazakar partiler biraz daha ortada yer alıyor. Ama açıkçası aşırı sağ, iklim eylemine en çok karşı çıkan parti grubu.

Yine de Avrupa’da aşırı sağın başarısını yalnızca iklim değişikliği konusunda aldığı pozisyona bağlayabileceğimizden şüpheliyim. Bu sonucu çıkarabilmek için daha fazla veriye ihtiyacımız olacak. İklim önemli bir mesele ama tek önemli mesele değil. 

Ve elbette Avrupa Birliği, Avrupa’da iklim politikalarının öncüsü. Bu kadar çok ilerleme görmemizin nedeni, Avrupa Komisyonu’nun çok fazla politika için ısrarcı olması. Ve bu onu, aşırı sağ için ideal bir hedef haline getiriyor. Yine de Avrupa’da tüm kalbiyle iklim şüphecisi olanların sayısı oldukça sınırlıdır. 

Burada yine hangi veriye baktığımız önem kazanıyor. İnsanlara iklim değişikliğine inanıp inanmadıklarını sorarsak, büyük bir çoğunluğun iklim değişikliğinin gerçek olduğuna katıldığını görürüz. Ama daha spesifik politikalara, vergilere, fiyat artışlarına odaklanırsak, işler o zaman çok daha karmaşık hale gelir. 

*Robert A. Huber ile görüşme, AP seçim sonuçları belli olmadan önce, 6 Haziran günü yapılmıştır. Dr. Huber, görüşlerinin seçim sonuçlarından sonra da geçerliliğini koruduğunu onaylamıştır. 

Kaynak Makale: Is populism a challenge to European energy and climate policy? Empirical evidence across varieties of populism. 
Robert_A_Huber (1)_small(1).jpg
Robert A. Huber, Avusturya’nın Salzburg Üniversitesi’nde öğretim üyesidir; daha önce Reading Üniversitesi’nde okutmanlık yapmıştır. Doktora çalışmalarını ETH Zürih’te tamamlayan Huber, liberal demokrasinin karşı karşıya olduğu zorluklar üzerine araştırmalar yürütmektedir. Özellikle popülizm ve iklim değişikliğinin, liberal demokrasi üzerine etkileri hakkında ampirik araştırmalarına devam etmektedir. Political Research Exchange’in eş genel yayın yönetmenidir ve Populism Seminar’ın da düzenleyicileri arasındadır.

(Fotoğraf: Avrupa Siyasi Araştırmalar Konsorsiyumu, Europan Consortium for Political Research – ECPR)