İklim Masası

COP 28’den neler beklemeliyiz?

Bir petrol ülkesinde düzenlendiği için eleştirilerin hedefi olan COP 28’de, her şeye rağmen iklim değişikliğiyle mücadele konusunda önemli adımlar atılması bekleniyor. İlk defa yayınlanacak olan Küresel Durum Değerlendirmesi Raporu, fosil yakıtlardan çıkış, iklim finansmanıyla ilgili süregelen sorunlar ve gıda sektörü kaynaklı emisyonların azaltımı, gündemdeki önemli konular arasında.
Bir petrol ülkesinde düzenlendiği için eleştirilerin hedefi olan COP 28’de, her şeye rağmen iklim değişikliğiyle mücadele konusunda önemli adımlar atılması bekleniyor. İlk defa yayınlanacak olan Küresel Durum Değerlendirmesi Raporu, fosil yakıtlardan çıkış, iklim finansmanıyla ilgili süregelen sorunlar ve gıda sektörü kaynaklı emisyonların azaltımı, gündemdeki önemli konular arasında.
Yayınlanma Tarihi: 01/12/2023
Kategori:

30 Kasım’da başlayan ve 12 Aralık’a kadar devam edecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP 28/28. Taraflar Konferansı), petrol ülkesi Birleşik Arap Emirlikleri’nde  (BAE) düzenlendiği için eleştirilerin hedefi olsa da, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda önemli gelişmelere gebe. 

COP 28’e damga vurması beklenen konular arasında, ilk defa bu sene yayınlanacak olan Küresel Durum Değerlendirmesi Raporu; artırılmış yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği hedefleri; fosil yakıtlardan çıkış tartışması ve iklim finansmanı ile ilgili süregelen sorunlar yer alıyor. Ayrıca tarım sektörünün emisyonlarının azaltımı konusunun ilk kez iklim değişikliği bağlamında tartışılacak olması da ilgi çeken başlıklar arasında.

‘Bütün hedefler uygulansa dahi 2030 yılında emisyonlar 2019 yılına göre yalnızca %2 azalacak. Oysa küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için 2030 yılına kadar emisyonların %43 oranında azalması gerekiyor.
 

Gereken azaltım %43, öngörülen azaltım ise yalnızca %2

Her beş senede bir yayınlanması öngörülen Küresel Durum Değerlendirmesi raporlarının ilki, COP 28’de tamamlanacak. Bu rapor, iklim değişikliğiyle mücadelede ulusal olarak değil, küresel olarak ne kadar aşama kaydedildiğini, sera gazı emisyonlarının azaltımı, iklim değişikliğinin etkilerine uyum, iklim finansmanının sağlanması gibi farklı başlıklardaki mevcut durumu tespit etmeyi hedefliyor. Bu raporla amaçlanan, mevcut durumu devletlere netlikle göstererek daha ciddi hedefler belirlemelerini sağlamak. 

Nitekim Eylül ayında yayınlanan, Küresel Durum Değerlendirmesi’nin teknik raporu, 1.5°C hedefinden çok uzakta olduğumuzu ortaya koyuyor. Yine bu yıl sunulan ulusal katkı beyanları sentez raporuna göre ise, bütün hedefler uygulansa dahi 2030 yılında emisyonlar 2019 yılına göre yalnızca %2 azalacak. Oysa Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bilimsel analizine göre, küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için, 2030 yılında kadar emisyonların %43 oranında azalması gerekiyor. 

Rapor,  büyük bir netlikle, enerji sektörünün karbonsuzlaşma zorunluluğunu ifade ediyor. Peki bu mümkün mü?

BAE’nın devlete bağlı fosil yakıt şirketi ADNOC’un yakın zaman önce yaptığı, hem yenilenebilir hem de fosil yakıt yatırımlarını artıracağı açıklaması, şüphe yaratıyor. (Fotoğraf: ADNOC’un Ruwais rafinerisi)
 

Fosil yakıtlardan çıkış ve enerji hedefleri, en can alıcı konular

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı, 2030’a kadar yenilenebilir enerji hedeflerini üç kat, enerji verimliliği hedeflerini ise iki kat artırma ihtiyacını açıklamıştı. Londra merkezli haber ajansı Reuters’ın haberine göre, dünya ekonomisinin %85’ini temsil eden devletler, COP28 öncesi bir araya gelerek yenilenebilir hedeflerini üç katına çıkarmak üzerine anlaştılar. Anlaşmaya varanlar arasında ABD, Avrupa Komisyonu ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de bulunuyor. Bu anlaşmanın, fosil enerji ve özellikle kömür yatırımlarını azaltmayı da hedeflediği belirtiliyor. 

BAE’nin devlete bağlı fosil yakıt şirketinin, hem yenilenebilir hem de fosil yakıt yatırımlarını artıracağı açıklamasını da yakın zaman önce yapmış olması, bu konuda şüphe yaratan unsurlardan sadece biri.

Fosil yakıtlardan çıkış hususu COP28’de ciddi anlamda tartışıldığında, BAE’nin nasıl bir tavır takınacağı belirleyici olacak. Fosil yakıt üretimi ekonomilerinde büyük pay sahibi olan Rusya ve Suudi Arabistan gibi başka ülkelerin de fosil yakıtlardan çıkışı onaylamadıkları, duyumlar arasında yer alıyor.

Öte yandan Çin ve Hindistan gibi sera gazı salımları yüksek ülkelerin tavrı ise merak konusu. Örneğin, Çin’in kömür yatırımları devam ediyor. Bu konunun, COP 28’in en çok tartışılan meselesi olması bekleniyor ve bahsi geçen anlaşmanın COP 28’e damgasını vurması kesin gibi.

‘Türkiye’nin, yenilenebilir enerji hedeflerini üç katına çıkaracak bir anlaşma altında yer alması, ‘Kömürden çıkışa doğru bir adım olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirebilir.

 

Anlaşmanın COP28’de şeffaflık kazanması sonucunda, Türkiye’nin bu anlaşmadaki yeri de belli olacak. Ulusal Enerji Planı altında elektrik sistemini 2035’e kadar ciddi anlamda karbonsuzlaştırmayı öngören Türkiye, kömüre hâlâ yatırım yapması ve doğal gaza olan ihtiyacı sebebiyle eleştiriliyor.

Bu Plan aynı zamanda güneş enerjisi kapasitesinin ciddi ölçüde artırılmasını öngörüyor; yeterli olmasa da rüzgar ve batarya teknolojilerini içeriyor ve nükleer vurgusunu artırıyor. Hem yenilenebilir enerji hem de kömür yatırımlarının artırımını planlayan Türkiye’nin, yenilenebilir hedeflerini üç katına çıkaracak bir anlaşma altında yer alması, ‘Kömürden çıkışa doğru bir adım olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirebilir. 

COP 28’in başkanlığını yürüten Dr. Sultan Al Jaber, aynı zamanda BAE devletinin petrol (Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi , ADNOC) ve yenilenebilir enerji (Masdar) şirketlerinin CEO’su. (Fotoğraf: UNFCC)



BAE’nin tutumu endişe konusu

Çevreci aktörler ise bu anlaşmanın COP 28 kararının bir parçası olmasına ve – gerçekleşse dahi – etkili olacağına bel bağlamıyorlar. Her şeyden önce, BAE gibi fosil yakıtlar ile özdeşlemiş endüstriye sahip bir ülkenin COP 28’e ev sahipliği yapması, endişelere neden oluyor. COP 28’in başkanlığını yürüten Dr. Sultan Al Jaber’in aynı zamanda BAE devletinin petrol (Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi , ADNOC) ve yenilenebilir enerji (Masdar) şirketlerinin CEO’su olması, durumu daha da olumsuz etkiliyor.

Bu kaygılar, BBC’nin bu hafta yayınlanan bir haberiyle iyice alevlendi: Buna göre BAE, COP 28’i, diğer devletlerle petrol anlaşmaları yapmak için kullanmayı planlamıştı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, yenilenebilir enerji hedeflerini üç kat artırma planlarına BAE’nin önderlik etmesi, anlaşmaya olan inancı sarsıyor

Sera gazı emisyonlarının aslan payından sorumlu olan enerji sektörünün durumu, iklim değişikliğiyle mücadelede çok ciddi bir mesele. COP 28 ise bu düğümün tartışılacağı yer olacak. 

 

2016 yılında Maldivler’in Balıkçılık ve Tarım Bakanı Dr. İbrahim Didi’nin, yükselen deniz seviyelerine dikkat çekmek üzere düzenlenen bir su altı kabine toplantısında çekilmiş fotoğrafı. İklim değişikliğinde en az sorumluluğu olan ülkeler, aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkileniyor. (Fotoğraf: Mohamed Seeneen)

 

Gelişmiş devletler yıllık 100 milyar dolar sözünü tutmuyor

Küresel Durum Değerlendirmesi raporunun altını çizdiği bir diğer önemli mesele ise iklim finansmanına duyulan ihtiyaç. Gelişmekte olan devletler, iklim değişikliğiyle mücadelede azaltım ve uyum hedeflerini uygulayabilmek için ciddi bir bütçeye ihtiyaç duyuyorlar. Örneğin, BM Çevre Programı’nın yaptığı bir çalışma, gelişmekte olan devletlerin yalnızca uyum için ihtiyaç duyduğu finansmanı 2030’a kadar yıllık 160-340 milyar dolar, 2050’ye kadar ise 315-565 milyar dolar olarak hesaplıyor.

İklim değişikliği rejimi altında, Küresel Çevre Fonu, Yeşil İklim Fonu, Adaptasyon Fonu, En Az Gelişmiş Ülkeler Fonu gibi gelişmiş devletlerin finansman aktarması gereken fonlar bulunuyor. Geçen yıl aralarına Kayıp ve Zarar Fonu da eklendi. Bütün bu fonlar altında gelişmiş devletlerin verdiği en cömert taahhüt ise ilk kez 2009’da verilen yıllık 100 milyar dolar sözü. Bu karar, 2010 ve 2015’te tekrar edildi ve 2025’e kadar uzatıldı. Ancak yapılan bir çalışma, iklim finansmanının arttığını fakat  yıllık 100 milyar dolar sözünün tutulmadığını gözler önüne seriyor. Dahası, aynı çalışma, 2025’e kadar gelişmekte olan devletlerin 1 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyacı olduğunu ifade ediyor. Henüz yıllık 100 milyar dolar taahhüdün tutulmadığı bir ortamda, 2025 ve sonrası için yeni bütçe tartışmaları hem COP 28’de hem de COP 29’da önemli yer tutacak.

Bu bağlamda yaşanan olumlu bir yenilik, gelişmiş devletlerin yanı sıra gelişmekte olan devletlerin de finansmana katkı sunmaya başlaması. Mesela Çin de ikili anlaşmalar yoluyla iklim finansmanına destek vereceğini ifade etti.

 
Eski bir Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ) çalışanı, gıda emisyonları üzerine 2006’dan beri çalışıldığını fakat endüstrinin GTÖ üzerinde çok ciddi baskı kurmasından dolayı sonuçların şeffaf bir şekilde açıklanmadığını iddia ediyor.’’

Tarım sektörü kaynaklı emisyonlar ilk kez masada

COP 28’de yaşanması beklenen bir diğer önemli gelişme, gıda sektörüne ilişkin. Gıda sektörü emisyonları ulusal katkı beyanlarında yaygın olarak yer almıyordu fakat Gıda ve Tarım Örgütü’nün (GTÖ) 2019’da dikkat çektiği gibi, sadece süt ve süt ürünleri sektörü bile toplam tarihsel emisyonların %3.4’ünden sorumlu. Öyle ki, bu sektörün havacılık sektöründen fazla salım yaptığını ifade eden haberler yapılıyor

Gıda sektörünün bunca zaman küresel emisyon tartışmalarından görece kaçabilmesini ise sektörün Gıda ve Tarım Örgütü’ne kurduğu ciddi baskı ile açıklayabileceğimize yönelik çok ciddi iddialar bulunuyor. Şöyle ki, eski bir GTÖ çalışanı, gıda emisyonları üzerine 2006’dan beri çalışıldığını fakat endüstrinin GTÖ üzerinde çok ciddi baskı kurmasından dolayı sonuçların sabote edildiğini ve şeffaf bir şekilde açıklanmadığını iddia ediyor. Yani 10 yılı aşkın süre, ta ki 2019’a kadar, GTÖ’nün endüstri tarafından manipüle edilmesi devam etmiş ve et ve süt endüstrisi çıkarlarını koruyabilmiştir. 

COP28’de, amacı gıda sektörü emisyonlarının tüm ulusal katkı beyanlarında yer almasını sağlamak olan ve adına Gıda Sistemleri Deklarasyonu denen bir politika belgesinin devletlere imzalatılması hedefleniyor. Gıda sebebiyle metan gazı salımının yüksek olması bu adımı ayrıca kıymetli kılıyor. Fakat özellikle de hayvancılık endüstrisinin çok ciddi lobi faaliyeti için COP28’e geleceği biliniyor. Yani her alanda olduğu gibi, COP28, bu konuda da tartışmalı geçeceğe benziyor.

 

Sera gazı emisyonlarına katkısı büyük de olsa gıda emisyonları, ulusal katkı beyanlarında yaygın olarak yer almıyor. COP 28’de imzalanması hedeflenen bir anlaşma ile bu durumun değişmesi amaçlanıyor. (Fotoğraf: Preston Keres/USDA/FPAC)

 

Bilgi Notu:

COP Nedir?

COP, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında her yıl yapılan bir toplantı. Sözleşme’ye taraf olan devletler, yeni anlaşmalar yapmak, anlaşmanın uygulanmasıyla ilgili konuları tartışmak ve bilimsel gelişmeleri takip etmek için yılda bir defa buluşuyorlar. Bu nedenle de toplantı, ‘Taraflar Konferansı’ olarak adlandırılıyor. 

1995’ten günümüze COP kararları, aslında iklim değişikliği rejiminin gelişiminin de iyi bir özetini sunuyor. 

Kyoto Protokolü, gelişmiş devletlerin rahatsızlığı nedeniyle çalışmadı

1997 yılında düzenlenen COP3’te imzaya açılan Kyoto Protokolü, 8 yıl sonra, 2005’te yürürlüğe girdi. Aradan geçen bu sürede, Protokol’ün ne şekilde uygulanacağına dair müzakereler yapıldı ve kararlar alındı.

‘Şemsiye Grup’ (veya ‘Umbrella Group’) olarak bilinen ABD, Japonya, Rusya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda, sadece gelişmiş devletlerin yükümlülük almasıyla ilgili rahatsızlıklarını ısrarla dile getirdi. 

Öte yandan Kyoto Protokolü’nün ilk taahhüt döneminde belirlenen emisyon azaltımları, bilimsel olarak gerekli bulunanın oldukça altında kalıyordu: Bilimsel olarak 1990 yılına oranla %60 azaltım önerilmişken, Kyoto Protolü kapsamında verilen tüm taahhütlerin yerine getirilmesinin yalnızca %5.2 azaltım meydana getirebileceği görülüyordu. 

Bağlayıcı hedefler içermesi sebebiyle ‘doğru’ bir anlaşma gibi yorumlanabilen Kyoto Protokolü’nün, aslında iklim değişikliği ile mücadelede zayıf kaldığının altını çizmek gerekiyor. 

 

Kyoto Protokolü süreci, gelişmiş devletlerin bağlayıcı yükümlülüklerden olabildiğince kaçtığı ve gelişmiş/gelişmekte olan devlet tartışmalarının rejimi tıkadığı bir süreç oldu. Tam da bu sebeple, Kyoto Protokolü yerine yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğu bariz hale geldi.’’


Kopenhag Uzlaşması ile mücadele tüm ülkelere yayılıyor

Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesinin ardından yaşanan önemli bir gelişme olarak 2009 yılında düzenlenen COP 15 ve bu zirve sırasında imzalanan Kopenhag Uzlaşması’ndan bahsedilebilir. Çok ciddi tartışmaların yaşandığı bu zirvede ilk defa iklim değişikliğiyle mücadele politikalarının yalnızca gelişmiş devletler değil, tüm ülkeler tarafından uygulanması gerektiğine karar verildi. Ayrıca küresel ısınmayı 2°C ile sınırlandırma hedefi de ilk kez ‘not edildi’.

Ancak daha sonra yaşanan süreçte, iklim değişikliğiyle mücadelede büyük önem taşıyan devletler bir bir Kyoto Protokolü’nü terk ettiler: COP16da Rusya ve Japonya, Protokol’ün ikinci taahhüt periyoduna girmeyeceklerini ifade etti; onları daha sonra Kanada takip etti. ABD zaten Kyoto Protokolü’ne resmi taraf olmamıştı.

Kyoto Protokolü’nün 2013-2020 dönemini kapsayan ikinci taahhüt periyodu bir COP kararı değil, bağlayıcı bir anlaşma olarak 2012 yılında devletlerin imzasına açıldı. Fakat geçerliliğinin son gününde, yani 31 Aralık 2020’de yürürlüğe girerek ironik bir hal aldı. 

Özetle, Kyoto Protokolü süreci, gelişmiş devletlerin olabildiği kadar bağlayıcı yükümlülüklerden kaçtığı ve gelişmiş/gelişmekte olan devlet tartışmalarının rejimi tıkadığı bir süreç oldu. Tam da bu sebeple, Kyoto Protokolü yerine yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğu bariz hale geldi ve Paris Anlaşması ortaya çıktı. 

2015 yılında düzenlenen COP 21’de Paris Anlaşması’nın imzalanması kutlanıyor. (Fotoğraf: UNFCC)



Paris Anlaşması’nın gücü, yapıl(may)anları görünür kılmasında

COP 21’de kararlaştırılan ve 2016 yılında hızla yürürlüğe giren Paris Anlaşması, sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2°C’nin altında tutmayı ve mümkünse 1.5°C ile sınırlamayı hedefliyor. Anlaşma, tüm devletlerin, sera gazı azaltımı konusundaki hedeflerini içeren ulusal katkı beyanları sunmasını gerektirse de, devletler, bu beyanların içeriğini belirleme konusunda özgürler. Devletlerin ayrıca ulusal katkı beyanlarını beş yılda bir yenilemeleri ve öncekinden daha yüksek taahhüt içeren katkı beyanı sunma zorunlulukları var; ancak hedeflere ulaşmamaları durumunda herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyorlar. 

Tam da bu yüzden Paris Anlaşması’nda, şeffaflık, küresel durum değerlendirmesi ve tarafsız uzman değerlendirmesi gibi mekanizmalar bulunuyor. Bu kapsamda devletlerin attığı ve atmadığı adımlar, uluslararası kamuoyu önünde görünür kılınıyor. Yani devletler üzerinde yasal bir baskı kurulmuyorsa da, yaptıklarının herkesçe görünür olmasından kaynaklanan ciddi bir baskı oluşturulduğunu belirtmek gerekiyor. 

 

 

 

 

Dr. Ezgi Ediboğlu Sakowsky | Ezgi.Ediboglu@ip.mpg.de

Dr. Ezgi Ediboğlu, İstanbul Üniversitesi'nde Hukuk lisans derecesini tamamladıktan sonra çevre hukuku alanında avukatlık yapmış ve Marmara Üniversitesi’nde Kamu Hukuku Yüksek Lisans programına katılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı’ndan yüksek eğitim için burs aldıktan sonra Marmara Üniversitesi’ndeki eğitimini askıya alarak Birleşik Krallık’a taşınmış ve burada Aberdeen Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını tamamlamıştır.

Yüksek eğitiminde ana olarak Birleşmiş Milletler iklim değilikliği rejimi ve çevreye duyarlı teknolojilerin transferinin olası hükümetler arası yöntemlerine odaklanmıştır.

Doktora sonrası iki yıl kadar Türkiye’de akademisyenlik yapmış ve aynı zamanda 2021/22 Mercator-İPM Araştırmacısı olarak İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde ‘İklim Değişikliğiyle Mücadelede Teknolojik Yol Haritası: Türkiye İçin Bir Öneri’ adlı projesini yürütmüştür.


Türkiye’de bulunduğu sürede çalışmalarına Türkiye’nin iklim değişikliği rejimi altındaki durumunu da eklemiştir. Konu hakkında çalışmaya KAHİP ve kurucu üyelerinden biri olduğu Gıdanın Durumu Derneği gibi sivil toplum kuruluşları ile devam etmektedir.

2023 yılının başlarından beri Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak çalışmaktadır.

Uzmanlık Alanları: Birleşmiş Milletler İklim Değilikliği Rejimi; Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları; Teknoloji Transferi; Uluslararası Çevre Hukuku; Uluslararası Örgütler Hukuku

30 Kasım’da başlayan ve 12 Aralık’a kadar devam edecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP 28/28. Taraflar Konferansı), petrol ülkesi Birleşik Arap Emirlikleri’nde  (BAE) düzenlendiği için eleştirilerin hedefi olsa da, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda önemli gelişmelere gebe. 

COP 28’e damga vurması beklenen konular arasında, ilk defa bu sene yayınlanacak olan Küresel Durum Değerlendirmesi Raporu; artırılmış yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği hedefleri; fosil yakıtlardan çıkış tartışması ve iklim finansmanı ile ilgili süregelen sorunlar yer alıyor. Ayrıca tarım sektörünün emisyonlarının azaltımı konusunun ilk kez iklim değişikliği bağlamında tartışılacak olması da ilgi çeken başlıklar arasında.

‘Bütün hedefler uygulansa dahi 2030 yılında emisyonlar 2019 yılına göre yalnızca %2 azalacak. Oysa küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için 2030 yılına kadar emisyonların %43 oranında azalması gerekiyor.
 

Gereken azaltım %43, öngörülen azaltım ise yalnızca %2

Her beş senede bir yayınlanması öngörülen Küresel Durum Değerlendirmesi raporlarının ilki, COP 28’de tamamlanacak. Bu rapor, iklim değişikliğiyle mücadelede ulusal olarak değil, küresel olarak ne kadar aşama kaydedildiğini, sera gazı emisyonlarının azaltımı, iklim değişikliğinin etkilerine uyum, iklim finansmanının sağlanması gibi farklı başlıklardaki mevcut durumu tespit etmeyi hedefliyor. Bu raporla amaçlanan, mevcut durumu devletlere netlikle göstererek daha ciddi hedefler belirlemelerini sağlamak. 

Nitekim Eylül ayında yayınlanan, Küresel Durum Değerlendirmesi’nin teknik raporu, 1.5°C hedefinden çok uzakta olduğumuzu ortaya koyuyor. Yine bu yıl sunulan ulusal katkı beyanları sentez raporuna göre ise, bütün hedefler uygulansa dahi 2030 yılında emisyonlar 2019 yılına göre yalnızca %2 azalacak. Oysa Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bilimsel analizine göre, küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için, 2030 yılında kadar emisyonların %43 oranında azalması gerekiyor. 

Rapor,  büyük bir netlikle, enerji sektörünün karbonsuzlaşma zorunluluğunu ifade ediyor. Peki bu mümkün mü?

BAE’nın devlete bağlı fosil yakıt şirketi ADNOC’un yakın zaman önce yaptığı, hem yenilenebilir hem de fosil yakıt yatırımlarını artıracağı açıklaması, şüphe yaratıyor. (Fotoğraf: ADNOC’un Ruwais rafinerisi)
 

Fosil yakıtlardan çıkış ve enerji hedefleri, en can alıcı konular

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı, 2030’a kadar yenilenebilir enerji hedeflerini üç kat, enerji verimliliği hedeflerini ise iki kat artırma ihtiyacını açıklamıştı. Londra merkezli haber ajansı Reuters’ın haberine göre, dünya ekonomisinin %85’ini temsil eden devletler, COP28 öncesi bir araya gelerek yenilenebilir hedeflerini üç katına çıkarmak üzerine anlaştılar. Anlaşmaya varanlar arasında ABD, Avrupa Komisyonu ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de bulunuyor. Bu anlaşmanın, fosil enerji ve özellikle kömür yatırımlarını azaltmayı da hedeflediği belirtiliyor. 

BAE’nin devlete bağlı fosil yakıt şirketinin, hem yenilenebilir hem de fosil yakıt yatırımlarını artıracağı açıklamasını da yakın zaman önce yapmış olması, bu konuda şüphe yaratan unsurlardan sadece biri.

Fosil yakıtlardan çıkış hususu COP28’de ciddi anlamda tartışıldığında, BAE’nin nasıl bir tavır takınacağı belirleyici olacak. Fosil yakıt üretimi ekonomilerinde büyük pay sahibi olan Rusya ve Suudi Arabistan gibi başka ülkelerin de fosil yakıtlardan çıkışı onaylamadıkları, duyumlar arasında yer alıyor.

Öte yandan Çin ve Hindistan gibi sera gazı salımları yüksek ülkelerin tavrı ise merak konusu. Örneğin, Çin’in kömür yatırımları devam ediyor. Bu konunun, COP 28’in en çok tartışılan meselesi olması bekleniyor ve bahsi geçen anlaşmanın COP 28’e damgasını vurması kesin gibi.

‘Türkiye’nin, yenilenebilir enerji hedeflerini üç katına çıkaracak bir anlaşma altında yer alması, ‘Kömürden çıkışa doğru bir adım olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirebilir.

 

Anlaşmanın COP28’de şeffaflık kazanması sonucunda, Türkiye’nin bu anlaşmadaki yeri de belli olacak. Ulusal Enerji Planı altında elektrik sistemini 2035’e kadar ciddi anlamda karbonsuzlaştırmayı öngören Türkiye, kömüre hâlâ yatırım yapması ve doğal gaza olan ihtiyacı sebebiyle eleştiriliyor.

Bu Plan aynı zamanda güneş enerjisi kapasitesinin ciddi ölçüde artırılmasını öngörüyor; yeterli olmasa da rüzgar ve batarya teknolojilerini içeriyor ve nükleer vurgusunu artırıyor. Hem yenilenebilir enerji hem de kömür yatırımlarının artırımını planlayan Türkiye’nin, yenilenebilir hedeflerini üç katına çıkaracak bir anlaşma altında yer alması, ‘Kömürden çıkışa doğru bir adım olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirebilir. 

COP 28’in başkanlığını yürüten Dr. Sultan Al Jaber, aynı zamanda BAE devletinin petrol (Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi , ADNOC) ve yenilenebilir enerji (Masdar) şirketlerinin CEO’su. (Fotoğraf: UNFCC)



BAE’nin tutumu endişe konusu

Çevreci aktörler ise bu anlaşmanın COP 28 kararının bir parçası olmasına ve – gerçekleşse dahi – etkili olacağına bel bağlamıyorlar. Her şeyden önce, BAE gibi fosil yakıtlar ile özdeşlemiş endüstriye sahip bir ülkenin COP 28’e ev sahipliği yapması, endişelere neden oluyor. COP 28’in başkanlığını yürüten Dr. Sultan Al Jaber’in aynı zamanda BAE devletinin petrol (Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi , ADNOC) ve yenilenebilir enerji (Masdar) şirketlerinin CEO’su olması, durumu daha da olumsuz etkiliyor.

Bu kaygılar, BBC’nin bu hafta yayınlanan bir haberiyle iyice alevlendi: Buna göre BAE, COP 28’i, diğer devletlerle petrol anlaşmaları yapmak için kullanmayı planlamıştı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, yenilenebilir enerji hedeflerini üç kat artırma planlarına BAE’nin önderlik etmesi, anlaşmaya olan inancı sarsıyor

Sera gazı emisyonlarının aslan payından sorumlu olan enerji sektörünün durumu, iklim değişikliğiyle mücadelede çok ciddi bir mesele. COP 28 ise bu düğümün tartışılacağı yer olacak. 

 

2016 yılında Maldivler’in Balıkçılık ve Tarım Bakanı Dr. İbrahim Didi’nin, yükselen deniz seviyelerine dikkat çekmek üzere düzenlenen bir su altı kabine toplantısında çekilmiş fotoğrafı. İklim değişikliğinde en az sorumluluğu olan ülkeler, aynı zamanda iklim değişikliğinden en fazla etkileniyor. (Fotoğraf: Mohamed Seeneen)

 

Gelişmiş devletler yıllık 100 milyar dolar sözünü tutmuyor

Küresel Durum Değerlendirmesi raporunun altını çizdiği bir diğer önemli mesele ise iklim finansmanına duyulan ihtiyaç. Gelişmekte olan devletler, iklim değişikliğiyle mücadelede azaltım ve uyum hedeflerini uygulayabilmek için ciddi bir bütçeye ihtiyaç duyuyorlar. Örneğin, BM Çevre Programı’nın yaptığı bir çalışma, gelişmekte olan devletlerin yalnızca uyum için ihtiyaç duyduğu finansmanı 2030’a kadar yıllık 160-340 milyar dolar, 2050’ye kadar ise 315-565 milyar dolar olarak hesaplıyor.

İklim değişikliği rejimi altında, Küresel Çevre Fonu, Yeşil İklim Fonu, Adaptasyon Fonu, En Az Gelişmiş Ülkeler Fonu gibi gelişmiş devletlerin finansman aktarması gereken fonlar bulunuyor. Geçen yıl aralarına Kayıp ve Zarar Fonu da eklendi. Bütün bu fonlar altında gelişmiş devletlerin verdiği en cömert taahhüt ise ilk kez 2009’da verilen yıllık 100 milyar dolar sözü. Bu karar, 2010 ve 2015’te tekrar edildi ve 2025’e kadar uzatıldı. Ancak yapılan bir çalışma, iklim finansmanının arttığını fakat  yıllık 100 milyar dolar sözünün tutulmadığını gözler önüne seriyor. Dahası, aynı çalışma, 2025’e kadar gelişmekte olan devletlerin 1 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyacı olduğunu ifade ediyor. Henüz yıllık 100 milyar dolar taahhüdün tutulmadığı bir ortamda, 2025 ve sonrası için yeni bütçe tartışmaları hem COP 28’de hem de COP 29’da önemli yer tutacak.

Bu bağlamda yaşanan olumlu bir yenilik, gelişmiş devletlerin yanı sıra gelişmekte olan devletlerin de finansmana katkı sunmaya başlaması. Mesela Çin de ikili anlaşmalar yoluyla iklim finansmanına destek vereceğini ifade etti.

 
Eski bir Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ) çalışanı, gıda emisyonları üzerine 2006’dan beri çalışıldığını fakat endüstrinin GTÖ üzerinde çok ciddi baskı kurmasından dolayı sonuçların şeffaf bir şekilde açıklanmadığını iddia ediyor.’’

Tarım sektörü kaynaklı emisyonlar ilk kez masada

COP 28’de yaşanması beklenen bir diğer önemli gelişme, gıda sektörüne ilişkin. Gıda sektörü emisyonları ulusal katkı beyanlarında yaygın olarak yer almıyordu fakat Gıda ve Tarım Örgütü’nün (GTÖ) 2019’da dikkat çektiği gibi, sadece süt ve süt ürünleri sektörü bile toplam tarihsel emisyonların %3.4’ünden sorumlu. Öyle ki, bu sektörün havacılık sektöründen fazla salım yaptığını ifade eden haberler yapılıyor

Gıda sektörünün bunca zaman küresel emisyon tartışmalarından görece kaçabilmesini ise sektörün Gıda ve Tarım Örgütü’ne kurduğu ciddi baskı ile açıklayabileceğimize yönelik çok ciddi iddialar bulunuyor. Şöyle ki, eski bir GTÖ çalışanı, gıda emisyonları üzerine 2006’dan beri çalışıldığını fakat endüstrinin GTÖ üzerinde çok ciddi baskı kurmasından dolayı sonuçların sabote edildiğini ve şeffaf bir şekilde açıklanmadığını iddia ediyor. Yani 10 yılı aşkın süre, ta ki 2019’a kadar, GTÖ’nün endüstri tarafından manipüle edilmesi devam etmiş ve et ve süt endüstrisi çıkarlarını koruyabilmiştir. 

COP28’de, amacı gıda sektörü emisyonlarının tüm ulusal katkı beyanlarında yer almasını sağlamak olan ve adına Gıda Sistemleri Deklarasyonu denen bir politika belgesinin devletlere imzalatılması hedefleniyor. Gıda sebebiyle metan gazı salımının yüksek olması bu adımı ayrıca kıymetli kılıyor. Fakat özellikle de hayvancılık endüstrisinin çok ciddi lobi faaliyeti için COP28’e geleceği biliniyor. Yani her alanda olduğu gibi, COP28, bu konuda da tartışmalı geçeceğe benziyor.

 

Sera gazı emisyonlarına katkısı büyük de olsa gıda emisyonları, ulusal katkı beyanlarında yaygın olarak yer almıyor. COP 28’de imzalanması hedeflenen bir anlaşma ile bu durumun değişmesi amaçlanıyor. (Fotoğraf: Preston Keres/USDA/FPAC)

 

Bilgi Notu:

COP Nedir?

COP, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında her yıl yapılan bir toplantı. Sözleşme’ye taraf olan devletler, yeni anlaşmalar yapmak, anlaşmanın uygulanmasıyla ilgili konuları tartışmak ve bilimsel gelişmeleri takip etmek için yılda bir defa buluşuyorlar. Bu nedenle de toplantı, ‘Taraflar Konferansı’ olarak adlandırılıyor. 

1995’ten günümüze COP kararları, aslında iklim değişikliği rejiminin gelişiminin de iyi bir özetini sunuyor. 

Kyoto Protokolü, gelişmiş devletlerin rahatsızlığı nedeniyle çalışmadı

1997 yılında düzenlenen COP3’te imzaya açılan Kyoto Protokolü, 8 yıl sonra, 2005’te yürürlüğe girdi. Aradan geçen bu sürede, Protokol’ün ne şekilde uygulanacağına dair müzakereler yapıldı ve kararlar alındı.

‘Şemsiye Grup’ (veya ‘Umbrella Group’) olarak bilinen ABD, Japonya, Rusya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda, sadece gelişmiş devletlerin yükümlülük almasıyla ilgili rahatsızlıklarını ısrarla dile getirdi. 

Öte yandan Kyoto Protokolü’nün ilk taahhüt döneminde belirlenen emisyon azaltımları, bilimsel olarak gerekli bulunanın oldukça altında kalıyordu: Bilimsel olarak 1990 yılına oranla %60 azaltım önerilmişken, Kyoto Protolü kapsamında verilen tüm taahhütlerin yerine getirilmesinin yalnızca %5.2 azaltım meydana getirebileceği görülüyordu. 

Bağlayıcı hedefler içermesi sebebiyle ‘doğru’ bir anlaşma gibi yorumlanabilen Kyoto Protokolü’nün, aslında iklim değişikliği ile mücadelede zayıf kaldığının altını çizmek gerekiyor. 

 

Kyoto Protokolü süreci, gelişmiş devletlerin bağlayıcı yükümlülüklerden olabildiğince kaçtığı ve gelişmiş/gelişmekte olan devlet tartışmalarının rejimi tıkadığı bir süreç oldu. Tam da bu sebeple, Kyoto Protokolü yerine yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğu bariz hale geldi.’’


Kopenhag Uzlaşması ile mücadele tüm ülkelere yayılıyor

Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesinin ardından yaşanan önemli bir gelişme olarak 2009 yılında düzenlenen COP 15 ve bu zirve sırasında imzalanan Kopenhag Uzlaşması’ndan bahsedilebilir. Çok ciddi tartışmaların yaşandığı bu zirvede ilk defa iklim değişikliğiyle mücadele politikalarının yalnızca gelişmiş devletler değil, tüm ülkeler tarafından uygulanması gerektiğine karar verildi. Ayrıca küresel ısınmayı 2°C ile sınırlandırma hedefi de ilk kez ‘not edildi’.

Ancak daha sonra yaşanan süreçte, iklim değişikliğiyle mücadelede büyük önem taşıyan devletler bir bir Kyoto Protokolü’nü terk ettiler: COP16da Rusya ve Japonya, Protokol’ün ikinci taahhüt periyoduna girmeyeceklerini ifade etti; onları daha sonra Kanada takip etti. ABD zaten Kyoto Protokolü’ne resmi taraf olmamıştı.

Kyoto Protokolü’nün 2013-2020 dönemini kapsayan ikinci taahhüt periyodu bir COP kararı değil, bağlayıcı bir anlaşma olarak 2012 yılında devletlerin imzasına açıldı. Fakat geçerliliğinin son gününde, yani 31 Aralık 2020’de yürürlüğe girerek ironik bir hal aldı. 

Özetle, Kyoto Protokolü süreci, gelişmiş devletlerin olabildiği kadar bağlayıcı yükümlülüklerden kaçtığı ve gelişmiş/gelişmekte olan devlet tartışmalarının rejimi tıkadığı bir süreç oldu. Tam da bu sebeple, Kyoto Protokolü yerine yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğu bariz hale geldi ve Paris Anlaşması ortaya çıktı. 

2015 yılında düzenlenen COP 21’de Paris Anlaşması’nın imzalanması kutlanıyor. (Fotoğraf: UNFCC)



Paris Anlaşması’nın gücü, yapıl(may)anları görünür kılmasında

COP 21’de kararlaştırılan ve 2016 yılında hızla yürürlüğe giren Paris Anlaşması, sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2°C’nin altında tutmayı ve mümkünse 1.5°C ile sınırlamayı hedefliyor. Anlaşma, tüm devletlerin, sera gazı azaltımı konusundaki hedeflerini içeren ulusal katkı beyanları sunmasını gerektirse de, devletler, bu beyanların içeriğini belirleme konusunda özgürler. Devletlerin ayrıca ulusal katkı beyanlarını beş yılda bir yenilemeleri ve öncekinden daha yüksek taahhüt içeren katkı beyanı sunma zorunlulukları var; ancak hedeflere ulaşmamaları durumunda herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyorlar. 

Tam da bu yüzden Paris Anlaşması’nda, şeffaflık, küresel durum değerlendirmesi ve tarafsız uzman değerlendirmesi gibi mekanizmalar bulunuyor. Bu kapsamda devletlerin attığı ve atmadığı adımlar, uluslararası kamuoyu önünde görünür kılınıyor. Yani devletler üzerinde yasal bir baskı kurulmuyorsa da, yaptıklarının herkesçe görünür olmasından kaynaklanan ciddi bir baskı oluşturulduğunu belirtmek gerekiyor. 

 

 

 

 

Dr. Ezgi Ediboğlu Sakowsky | Ezgi.Ediboglu@ip.mpg.de

Dr. Ezgi Ediboğlu, İstanbul Üniversitesi'nde Hukuk lisans derecesini tamamladıktan sonra çevre hukuku alanında avukatlık yapmış ve Marmara Üniversitesi’nde Kamu Hukuku Yüksek Lisans programına katılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı’ndan yüksek eğitim için burs aldıktan sonra Marmara Üniversitesi’ndeki eğitimini askıya alarak Birleşik Krallık’a taşınmış ve burada Aberdeen Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını tamamlamıştır.

Yüksek eğitiminde ana olarak Birleşmiş Milletler iklim değilikliği rejimi ve çevreye duyarlı teknolojilerin transferinin olası hükümetler arası yöntemlerine odaklanmıştır.

Doktora sonrası iki yıl kadar Türkiye’de akademisyenlik yapmış ve aynı zamanda 2021/22 Mercator-İPM Araştırmacısı olarak İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde ‘İklim Değişikliğiyle Mücadelede Teknolojik Yol Haritası: Türkiye İçin Bir Öneri’ adlı projesini yürütmüştür.


Türkiye’de bulunduğu sürede çalışmalarına Türkiye’nin iklim değişikliği rejimi altındaki durumunu da eklemiştir. Konu hakkında çalışmaya KAHİP ve kurucu üyelerinden biri olduğu Gıdanın Durumu Derneği gibi sivil toplum kuruluşları ile devam etmektedir.

2023 yılının başlarından beri Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak çalışmaktadır.

Uzmanlık Alanları: Birleşmiş Milletler İklim Değilikliği Rejimi; Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları; Teknoloji Transferi; Uluslararası Çevre Hukuku; Uluslararası Örgütler Hukuku

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo