İklim Masası

İliç’teki facia, kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün sonucu

Bergama mücadelesi sırasında kamu yararına olmadığı yargı yoluyla tespit edilen altın madenciliği, 1990’ların sonundan itibaren temize çıkarıldı ve ülke çıkarları ile özdeşleştirildi. Sebep olduğu çevresel tahribat ve riskler göz ardı edildi, yasal korumalar kaldırıldı. İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan sonucu.
Bergama mücadelesi sırasında kamu yararına olmadığı yargı yoluyla tespit edilen altın madenciliği, 1990’ların sonundan itibaren temize çıkarıldı ve ülke çıkarları ile özdeşleştirildi. Sebep olduğu çevresel tahribat ve riskler göz ardı edildi, yasal korumalar kaldırıldı. İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan sonucu.
Yayınlanma Tarihi: 20/02/2024

Altın madenciliğinin kamu yararına olmadığı, 1990larda etkili olan Bergama hareketinin başlattığı yasal süreçte, mahkeme kararı ile tespit edilmişti. Ancak hemen akabinde başlatılan karşı kampanyada Bergamalı protestocular, ülke çıkarlarına aykırı hareket etmekle itham edildiler.

Devam eden süreçte, ciddi çevresel tahribata yol açan ve önemli riskler barındıran altın madenciliği, ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi. Doğal çevre ve bu çevreye bağlı kırsal yaşam karşısında altın madenciliğine mutlak bir öncelik veren bir dizi yasal değişiklik yapıldı.

1990ların sonlarından itibaren siyasi iktidarların maden şirketlerinin önündeki her türlü engeli kaldırmaya yönelik tutumu, İliç’teki faciaya giden yolların taşlarını döşedi. Yaşanan facianın en önemli nedeni, bu tarihten itibaren, altın ve altın madenciliği alanını şekillendiren kural tanımazlık ve kuralsızlıktır.

‘Türkiye gerçekten bir hukuk devleti olsaydı ve yargı kararlarına uyulsaydı, doğası itibarıyla oldukça vahşi olan altın madenciliği serüveni, başlamadan bitebilirdi.
 

Altın madenciliğinde kamu yararı yok

Altın madenciliğinin önünü açan kural tanımazlık, Bergama hareketiolarak bilinen toplumsal hareketin kazanımlarına karşı başlatıldı.

Bergama hareketi, çok uluslu bir şirketin Bergamada yürütmeye başladığı altın madenciliği faaliyetlerine karşı yöre halkının seferber olmasıyla 1990ların başlarında doğdu. Hareket, siyanür gibi ağır kimyasallar kullanılarak yapılan altın madenciliğinin doğal çevreye vereceği zararları, oldukça etkili bir şekilde kamuoyunun gündemine taşıdı.

Daha da önemlisi, siyanür kullanarak yapılan altın madenciliğinde kamu yararı olmadığınadair mahkeme kararları ile madenin ‘çevreizinlerini 1998 yılında iptal ettirdi.

Dönemin siyasi iktidarı, yargı kararlarına uymayarak, ısrarla faaliyet izinleri verme yoluna gitti. Ancak 2001 yılında bu izinler de, Bergama hareketinin yargı yoluyla yürüttüğü mücadeleyle engellendi.

Türkiye gerçekten bir hukuk devleti olsaydı ve yargı kararlarına uyulsaydı, doğası itibarıyla oldukça vahşi olan altın madenciliği serüveni böylece başlamadan bitmiş olabilirdi. Ancak böyle olmadı.

 

‘Bergama hareketinin hukuki kazanımları, siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve gazeteci gibi çeşitli figürler tarafından yürütülen bir ‘karşı kampanya’ ile aşıldı. Altın madenciliği, ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi.

 

Altın madenciliğini aklamak için karşı kampanya başlatıldı

Bergama hareketinin hukuki kazanımları, siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve gazeteci gibi çeşitli figürler tarafından yürütülen bir karşı kampanyaile aşıldı. Bu kampanya ile yargı kararlarına rağmen altın madenciliğinin önünü açmak üzere hem altın madenciliği hem de Bergamalı protestocular hakkında çeşitli spekülatif ve temelsiz iddialar ortaya atıldı.

Türkiyenin çok büyük altın rezervlerine sahip olduğu, altın madenciliğinin ülke ekonomisi için elzem olduğu, hatta ülkeyi ekonomik krizden çıkaracağı iddia edildi. Bunların yanı sıra, Bergama hareketinin dış güçlere hizmet ettiği, hareketin Alman vakıfları tarafından organize edildiği ve bazı protestocuların Almanya adına casusluk yaptığı gibi mesnetsiz iddialar, gazete haberleri, köşe yazıları, TV programları ve bedava dağıtılan bir kitap aracılığıyla kamuoyunun gündemine taşındı.

Altın madenciliği, ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi

Bergama hareketine karşı yürütülen bu karşı kampanya ile altın madenciliği ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi. Öte yandan, Bergamalı protestocuların dile getirdiği çevresel sorun ve riskler ise protestocuların gizliamaçlarını örtmek için kullandıkları bir kılıf olarak sunuldu. Böylece, altın madenciliği ile çevresel tahribat arasındaki sıkı ilişki dikkatlerden uzaklaştırıldı ve kamuoyunun gündeminden düşürüldü.

Bu iddialar vasıtasıyla, yargı kararıyla kapatılan madenin hükumet kararıyla yeniden açılmasının zemini oluşturuldu. Ayrıca protestoların kolluk kuvvetlerince sert bir şekilde bastırılması ve Bergamalı protestocular hakkında çeşitli davalar açılması gibi pratikler de meşru kılındı. Protestocular daha sonra tüm bu davalardan aklandı, ancak Bergama hareketi uzun süre Alman vakıflarıyla birlikte anılmaya devam etti.

 

AKP iktidarları döneminde yapılan yasal değişikliklerle birlikte, doğal çevreyi ve doğal çevreye bağlı toplumsal yaşamı, altın madenciliğinin yaratacağı kaçınılmaz tahribat karşısında koruyacak bir mevzuat neredeyse kalmadı. (Fotoğraf: Google Earth)

 

Çevreyi madencilikten koruyacak mevzuat kalmadı

Altın madenciliğinin önünü açmak için benimsenen bu kanun/kural tanımaz tutum, AKP iktidarları döneminde kuralsızlığa doğru evrildi. Bu dönemde, doğal çevre ve bu çevreye bağlı kırsal yaşam karşısında altın madenciliğine mutlak bir öncelik veren bir dizi yasal değişiklik yapıldı.

2004 yılında yeni bir madencilik yasası (5177 sayılı yasa) çıkarılması ve madencilik ile ilgili çeşitli yasada (örneğin, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Orman Kanunu ve Milli Parklar Kanunu gibi) değişiklikler yapılmasıyla başlayan bu çaba, takip eden yıllarda da bir dizi yasal değişiklikle devam etti.

Bütün bu değişikliklerle birlikte, doğal çevreyi ve doğal çevreye bağlı toplumsal yaşamı, altın madenciliğinin yaratacağı kaçınılmaz tahribat karşısında koruyacak bir mevzuat neredeyse kalmadı. Böylelikle tarım arazileri, meralar, ormanlar, akarsu yakınlarını da içeren pek çok alanı kapsayan binlerce maden ruhsatı verildi. 

 

‘Eşme’deki madenin ardından en büyük ikinci rezervi içeren İliç’teki madenin kuralsızca büyümesinde etkili bir diğer neden ise yöre halkının tepkisizliği oldu.

 

Açık ocak ve yığın liç yöntemlerine de ruhsat verildi

Altın madenciliği özelinde, bu ruhsatların bir kısmı – Uşak Eşme, Ordu Fatsa ve Erzincan İliç’te olduğu gibi – çevresel tahribata daha da yoğun bir biçimde yol açan açık ocakve yığın liç’ yöntemi kullanan madenleri kapsadı. İliç’teki maden, Eşmedeki Kışladağ madeniyle birlikte, Bergama hareketinin kontrol altına alınmasının ve altın madenciliğinin önünün açılmasının ardından açılan ilk madenlerden biriydi.

2009 yılında inşaat ve 2010 yılında maden çıkarma faaliyetlerinin başladığı bu alan, Eşmedeki madenin ardından en büyük ikinci rezervi içeriyor. Aynı Eşmedeki gibi, İliç’teki maden sahası da bir köyü, Çöpler Köyü’nü, tamamen ortadan kaldırdı. Maden, birkaç kez kapasite artırımı yaparak giderek genişledi. İliç’teki madenin kuralsızca büyümesinde etkili bir diğer neden ise yöre halkının tepkisizliği oldu.


‘Yöre halkının bir kısmı, maden şirketi henüz faaliyetlerine başlamadan önce, ‘sosyal sorumluluk’ olarak adlandırılan faaliyetler ile ikna edildi.

Yöre halkı ikna edildi, direniş gösterilmedi

İliç’i, benzer bir kaderi paylaştığı Eşme ve Fatsa gibi diğer yörelerden ayıran önemli bir unsur, yöre halkının ne madenin faaliyete geçmesine ne de kapasite artırmasına karşı neredeyse hiçbir direniş göstermemesi oldu. Yöre halkının bir kısmı, maden şirketi henüz faaliyetlerine başlamadan önce, yöre halkına yönelik yürütülen faaliyetler ile ikna edildi.

Sosyal sorumlulukolarak adlandırılan bu faaliyetler, civar köylerin muhtarlarına ABD gezisi organize edilmesi, yöre halkına madende istihdam olanakları sağlanması ve altın madenciliğinin yöreye ekonomik katkıda bulunması gibi konularda yapılan bilgilendirmeleri ve birtakım altyapı hizmetleri sunulmasını kapsıyordu.

Madenden en doğrudan etkilenenler, Çöpler Köyü sakinleriydi. Ancak aralarında meralarını kaybetmekten, hayvancılığın ve geleneksel geçim kaynakları olan peynirciliğin bitmesinden ve hatta, köy mezarlığının maden alanında kalması nedeniyle, yakınlarının mezarlarını taşımaktan hoşnut olmayanlar vardıysa da, sessiz kaldılar. 

2011 yılında yaptığımız görüşmede köylülerden biri bu durumu, her bir köylüde çok hayvan vardı; oraya dediler mera da yapacağız falan ama yok. Kazdılar kazdılar, mera kalmadı. Şimdi hepsini sattık. Arsa yapacağız dediler falan filan götürdüler hepsini,” diyerek ifade ediyordu.

‘Tepkisizlik, mevcut gevşek mevzuata dahi tam olarak uyulmamasına yol açtı. Şirket, kapasite artırımı için gerekli olan ÇED onaylarını kolaylıkla alabildi. Hatta açık ocak genişletme başvurusundan ÇED onayı alması dahi gerekli görülmedi.


Bir şeyin içine girdik, hep beraber boğuluyoruz

Köylülerin bir kısmının madene ilişkin memnuniyetsizliği ve maden şirketine güvensizliği, madenin faaliyetiyle birlikte deneyimledikleri çevre tahribatıyla başladı.

Bir köylü, bu durumu şöyle dile getiriyordu: Bizi mahvettiler. Ağaçlandıracağız falan filan. Biz safız, tahsilimiz yok. Bir şeyin içine girdik, hep beraber boğuluyoruz şimdi. Ben şimdi kabul etmiyorum, ama sen diyorlar buraya imza verdin, geçti artık. Hep imza attık yaktık kendimizi. Okuryazarlığımız yok ne bileceğiz kandırdılar bizi. Benim 500 koyunum vardı, 150 milyar gelirim vardı yıllık”.

Ekonomik beklentiler, şirketin elini güçlendirdi

Bu tür projelerde şirketler lehine kullanılmak üzere revize edilmiş olan acele kamulaştırma yasası’ da köylülerin arazilerini satmasında etkili oldu. Köylülerden biri bu duruma kamulaştırılacağı haberi de gelince zaten insanlara, bakıyor ki bu arsa 2.000 liraya gidiyor, şirket 10.000 lira veriyor, hemen sattı,” diyerek işaret ediyordu.

Diğer yandan, maden alanına altı kilometre uzaklıkta olan İliç ilçesi ise ekonomik beklentiler nedeniyle madenciliği olumlu karşıladı. Yöre halkının tepkisizliği, mevcut gevşek mevzuata dahi tam olarak uyulmamasına yol açtı. Şirket, kapasite artırımı için gerekli olan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) onaylarını kolaylıkla alabildi. Hatta açık ocak genişletme başvurusunda ÇED onayı alması dahi gerekli görülmedi.

‘1990’lardan bu yana maden şirketleri lehine oluşturulan bu ‘kuralsız’ ortamda İliç’teki maden şirketi, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, kontrolsüzce hareket etti.

Kuralsızlığın sonuçlarını yaşıyoruz

Sonuç olarak, 1990lardan bu yana maden şirketleri lehine oluşturulan bu kuralsızortamda maden şirketi, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, kontrolsüzce hareket etti.

2022 yılında madende siyanür taşıyan bir borunun patlamasıyla meydana gelen kaza, bu kuralsızlık ve kontrolsüzlüğün ilk sonuçlarından biriydi. Ancak, son derece tehlikeli sonuçları olan böyle bir kaza dahi ne genelde maden şirketlerine yönelik kural ve kontrolün artmasıyla ne de İliç’teki madene yönelik tedbirlerle sonuçlandı.

Siyasi iktidarların, maden şirketlerinin önündeki her türlü engeli kaldırma yönündeki tutumu, 1990ların sonundan 2002ye kadar, yargı kararlarını tanımamakla başlamıştı. Takip eden yıllarda ise yasal mevzuatın sıklıkla değiştirmesiyle devam etti. Bu yıllarda artan kayırmacılık ve otoriterlikle de sarmalanarak derinleşti. Nihayetinde İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan bir sonucu oldu.

 

Kaynak Makaleler:

Özen H (2022) Fashioning anti-environmentalism in Turkey: the campaign against the Bergama movement. D.Tindall , M.C.Stoddart ve R.E.Dunlap (Derl.) Handbook of Anti-Environmentalism içinde 268- 282. Edward Elgar Publishing.

Özen Ş ve Özen H (2022) Altın Madeni Projelerinin Özellikleri Yerel Toplulukların Direniş Düzeyini Nasıl Etkiler? Karşılaştırmalı Bir Araştırma, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi 42(2): 493 – 524.

Özen H ve Özen Ş (2011) Örgüt ve toplumsal hareket kuramları açısından Türkiyede altın madenciliği alanındaki çatışmaların incelenmesi, Proje Raporu, TÜBİTAK SOBAG Proje 109K403.

 

 

Prof. Dr. Hayriye Özen | hayriye.ozen@izmirekonomi.edu.tr

Prof. Dr. Hayriye Özen siyaset sosyolojisi ve çevre sosyolojisi alanlarında uzmanlaşmıştır. Toplumsal/siyasi hareketler, politik ekoloji, enformel siyaset ve populizm çalışmalarının odaklandığı başlıca konulardır.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde çalışan Özen, Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezun olmuş ve yüksek lisans ve doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde yapmıştır.

Türkiye’deki altın madenciliğine, hidroelektrik, termik ve jeotermal santrallere karşı yürütülen toplumsal mücadeleler üzerine projeler yürütmüştür. Son dönemde yenilenebilir enerjinin toplumsal etkileri üzerine çalışmaktadır.

Bilimsel çalışmaları Political Geography, World Development, Geoforum, Environmental Communication, Environmental Politics, South European Society and Politics, Organization, Organization and Environment,Democratization ve Current Sociology gibi uluslararası ve Amme İdaresi Dergisi, SBF ve Mülkiye Dergisi gibi ulusal akademik dergilerde yayımlanmıştır.

Uzmanlık Alanları: Toplumsal hareketler; Çevre hareketleri; Politik ekoloji; Popülizm; Çevre popülizmi.

Altın madenciliğinin kamu yararına olmadığı, 1990larda etkili olan Bergama hareketinin başlattığı yasal süreçte, mahkeme kararı ile tespit edilmişti. Ancak hemen akabinde başlatılan karşı kampanyada Bergamalı protestocular, ülke çıkarlarına aykırı hareket etmekle itham edildiler.

Devam eden süreçte, ciddi çevresel tahribata yol açan ve önemli riskler barındıran altın madenciliği, ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi. Doğal çevre ve bu çevreye bağlı kırsal yaşam karşısında altın madenciliğine mutlak bir öncelik veren bir dizi yasal değişiklik yapıldı.

1990ların sonlarından itibaren siyasi iktidarların maden şirketlerinin önündeki her türlü engeli kaldırmaya yönelik tutumu, İliç’teki faciaya giden yolların taşlarını döşedi. Yaşanan facianın en önemli nedeni, bu tarihten itibaren, altın ve altın madenciliği alanını şekillendiren kural tanımazlık ve kuralsızlıktır.

‘Türkiye gerçekten bir hukuk devleti olsaydı ve yargı kararlarına uyulsaydı, doğası itibarıyla oldukça vahşi olan altın madenciliği serüveni, başlamadan bitebilirdi.
 

Altın madenciliğinde kamu yararı yok

Altın madenciliğinin önünü açan kural tanımazlık, Bergama hareketiolarak bilinen toplumsal hareketin kazanımlarına karşı başlatıldı.

Bergama hareketi, çok uluslu bir şirketin Bergamada yürütmeye başladığı altın madenciliği faaliyetlerine karşı yöre halkının seferber olmasıyla 1990ların başlarında doğdu. Hareket, siyanür gibi ağır kimyasallar kullanılarak yapılan altın madenciliğinin doğal çevreye vereceği zararları, oldukça etkili bir şekilde kamuoyunun gündemine taşıdı.

Daha da önemlisi, siyanür kullanarak yapılan altın madenciliğinde kamu yararı olmadığınadair mahkeme kararları ile madenin ‘çevreizinlerini 1998 yılında iptal ettirdi.

Dönemin siyasi iktidarı, yargı kararlarına uymayarak, ısrarla faaliyet izinleri verme yoluna gitti. Ancak 2001 yılında bu izinler de, Bergama hareketinin yargı yoluyla yürüttüğü mücadeleyle engellendi.

Türkiye gerçekten bir hukuk devleti olsaydı ve yargı kararlarına uyulsaydı, doğası itibarıyla oldukça vahşi olan altın madenciliği serüveni böylece başlamadan bitmiş olabilirdi. Ancak böyle olmadı.

 

‘Bergama hareketinin hukuki kazanımları, siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve gazeteci gibi çeşitli figürler tarafından yürütülen bir ‘karşı kampanya’ ile aşıldı. Altın madenciliği, ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi.

 

Altın madenciliğini aklamak için karşı kampanya başlatıldı

Bergama hareketinin hukuki kazanımları, siyasetçi, bürokrat, akademisyen ve gazeteci gibi çeşitli figürler tarafından yürütülen bir karşı kampanyaile aşıldı. Bu kampanya ile yargı kararlarına rağmen altın madenciliğinin önünü açmak üzere hem altın madenciliği hem de Bergamalı protestocular hakkında çeşitli spekülatif ve temelsiz iddialar ortaya atıldı.

Türkiyenin çok büyük altın rezervlerine sahip olduğu, altın madenciliğinin ülke ekonomisi için elzem olduğu, hatta ülkeyi ekonomik krizden çıkaracağı iddia edildi. Bunların yanı sıra, Bergama hareketinin dış güçlere hizmet ettiği, hareketin Alman vakıfları tarafından organize edildiği ve bazı protestocuların Almanya adına casusluk yaptığı gibi mesnetsiz iddialar, gazete haberleri, köşe yazıları, TV programları ve bedava dağıtılan bir kitap aracılığıyla kamuoyunun gündemine taşındı.

Altın madenciliği, ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi

Bergama hareketine karşı yürütülen bu karşı kampanya ile altın madenciliği ekonomik kazançla ve ülke çıkarlarıyla özdeşleştirildi. Öte yandan, Bergamalı protestocuların dile getirdiği çevresel sorun ve riskler ise protestocuların gizliamaçlarını örtmek için kullandıkları bir kılıf olarak sunuldu. Böylece, altın madenciliği ile çevresel tahribat arasındaki sıkı ilişki dikkatlerden uzaklaştırıldı ve kamuoyunun gündeminden düşürüldü.

Bu iddialar vasıtasıyla, yargı kararıyla kapatılan madenin hükumet kararıyla yeniden açılmasının zemini oluşturuldu. Ayrıca protestoların kolluk kuvvetlerince sert bir şekilde bastırılması ve Bergamalı protestocular hakkında çeşitli davalar açılması gibi pratikler de meşru kılındı. Protestocular daha sonra tüm bu davalardan aklandı, ancak Bergama hareketi uzun süre Alman vakıflarıyla birlikte anılmaya devam etti.

 

AKP iktidarları döneminde yapılan yasal değişikliklerle birlikte, doğal çevreyi ve doğal çevreye bağlı toplumsal yaşamı, altın madenciliğinin yaratacağı kaçınılmaz tahribat karşısında koruyacak bir mevzuat neredeyse kalmadı. (Fotoğraf: Google Earth)

 

Çevreyi madencilikten koruyacak mevzuat kalmadı

Altın madenciliğinin önünü açmak için benimsenen bu kanun/kural tanımaz tutum, AKP iktidarları döneminde kuralsızlığa doğru evrildi. Bu dönemde, doğal çevre ve bu çevreye bağlı kırsal yaşam karşısında altın madenciliğine mutlak bir öncelik veren bir dizi yasal değişiklik yapıldı.

2004 yılında yeni bir madencilik yasası (5177 sayılı yasa) çıkarılması ve madencilik ile ilgili çeşitli yasada (örneğin, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Orman Kanunu ve Milli Parklar Kanunu gibi) değişiklikler yapılmasıyla başlayan bu çaba, takip eden yıllarda da bir dizi yasal değişiklikle devam etti.

Bütün bu değişikliklerle birlikte, doğal çevreyi ve doğal çevreye bağlı toplumsal yaşamı, altın madenciliğinin yaratacağı kaçınılmaz tahribat karşısında koruyacak bir mevzuat neredeyse kalmadı. Böylelikle tarım arazileri, meralar, ormanlar, akarsu yakınlarını da içeren pek çok alanı kapsayan binlerce maden ruhsatı verildi. 

 

‘Eşme’deki madenin ardından en büyük ikinci rezervi içeren İliç’teki madenin kuralsızca büyümesinde etkili bir diğer neden ise yöre halkının tepkisizliği oldu.

 

Açık ocak ve yığın liç yöntemlerine de ruhsat verildi

Altın madenciliği özelinde, bu ruhsatların bir kısmı – Uşak Eşme, Ordu Fatsa ve Erzincan İliç’te olduğu gibi – çevresel tahribata daha da yoğun bir biçimde yol açan açık ocakve yığın liç’ yöntemi kullanan madenleri kapsadı. İliç’teki maden, Eşmedeki Kışladağ madeniyle birlikte, Bergama hareketinin kontrol altına alınmasının ve altın madenciliğinin önünün açılmasının ardından açılan ilk madenlerden biriydi.

2009 yılında inşaat ve 2010 yılında maden çıkarma faaliyetlerinin başladığı bu alan, Eşmedeki madenin ardından en büyük ikinci rezervi içeriyor. Aynı Eşmedeki gibi, İliç’teki maden sahası da bir köyü, Çöpler Köyü’nü, tamamen ortadan kaldırdı. Maden, birkaç kez kapasite artırımı yaparak giderek genişledi. İliç’teki madenin kuralsızca büyümesinde etkili bir diğer neden ise yöre halkının tepkisizliği oldu.


‘Yöre halkının bir kısmı, maden şirketi henüz faaliyetlerine başlamadan önce, ‘sosyal sorumluluk’ olarak adlandırılan faaliyetler ile ikna edildi.

Yöre halkı ikna edildi, direniş gösterilmedi

İliç’i, benzer bir kaderi paylaştığı Eşme ve Fatsa gibi diğer yörelerden ayıran önemli bir unsur, yöre halkının ne madenin faaliyete geçmesine ne de kapasite artırmasına karşı neredeyse hiçbir direniş göstermemesi oldu. Yöre halkının bir kısmı, maden şirketi henüz faaliyetlerine başlamadan önce, yöre halkına yönelik yürütülen faaliyetler ile ikna edildi.

Sosyal sorumlulukolarak adlandırılan bu faaliyetler, civar köylerin muhtarlarına ABD gezisi organize edilmesi, yöre halkına madende istihdam olanakları sağlanması ve altın madenciliğinin yöreye ekonomik katkıda bulunması gibi konularda yapılan bilgilendirmeleri ve birtakım altyapı hizmetleri sunulmasını kapsıyordu.

Madenden en doğrudan etkilenenler, Çöpler Köyü sakinleriydi. Ancak aralarında meralarını kaybetmekten, hayvancılığın ve geleneksel geçim kaynakları olan peynirciliğin bitmesinden ve hatta, köy mezarlığının maden alanında kalması nedeniyle, yakınlarının mezarlarını taşımaktan hoşnut olmayanlar vardıysa da, sessiz kaldılar. 

2011 yılında yaptığımız görüşmede köylülerden biri bu durumu, her bir köylüde çok hayvan vardı; oraya dediler mera da yapacağız falan ama yok. Kazdılar kazdılar, mera kalmadı. Şimdi hepsini sattık. Arsa yapacağız dediler falan filan götürdüler hepsini,” diyerek ifade ediyordu.

‘Tepkisizlik, mevcut gevşek mevzuata dahi tam olarak uyulmamasına yol açtı. Şirket, kapasite artırımı için gerekli olan ÇED onaylarını kolaylıkla alabildi. Hatta açık ocak genişletme başvurusundan ÇED onayı alması dahi gerekli görülmedi.


Bir şeyin içine girdik, hep beraber boğuluyoruz

Köylülerin bir kısmının madene ilişkin memnuniyetsizliği ve maden şirketine güvensizliği, madenin faaliyetiyle birlikte deneyimledikleri çevre tahribatıyla başladı.

Bir köylü, bu durumu şöyle dile getiriyordu: Bizi mahvettiler. Ağaçlandıracağız falan filan. Biz safız, tahsilimiz yok. Bir şeyin içine girdik, hep beraber boğuluyoruz şimdi. Ben şimdi kabul etmiyorum, ama sen diyorlar buraya imza verdin, geçti artık. Hep imza attık yaktık kendimizi. Okuryazarlığımız yok ne bileceğiz kandırdılar bizi. Benim 500 koyunum vardı, 150 milyar gelirim vardı yıllık”.

Ekonomik beklentiler, şirketin elini güçlendirdi

Bu tür projelerde şirketler lehine kullanılmak üzere revize edilmiş olan acele kamulaştırma yasası’ da köylülerin arazilerini satmasında etkili oldu. Köylülerden biri bu duruma kamulaştırılacağı haberi de gelince zaten insanlara, bakıyor ki bu arsa 2.000 liraya gidiyor, şirket 10.000 lira veriyor, hemen sattı,” diyerek işaret ediyordu.

Diğer yandan, maden alanına altı kilometre uzaklıkta olan İliç ilçesi ise ekonomik beklentiler nedeniyle madenciliği olumlu karşıladı. Yöre halkının tepkisizliği, mevcut gevşek mevzuata dahi tam olarak uyulmamasına yol açtı. Şirket, kapasite artırımı için gerekli olan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) onaylarını kolaylıkla alabildi. Hatta açık ocak genişletme başvurusunda ÇED onayı alması dahi gerekli görülmedi.

‘1990’lardan bu yana maden şirketleri lehine oluşturulan bu ‘kuralsız’ ortamda İliç’teki maden şirketi, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, kontrolsüzce hareket etti.

Kuralsızlığın sonuçlarını yaşıyoruz

Sonuç olarak, 1990lardan bu yana maden şirketleri lehine oluşturulan bu kuralsızortamda maden şirketi, tamamen kendi çıkarları doğrultusunda, kontrolsüzce hareket etti.

2022 yılında madende siyanür taşıyan bir borunun patlamasıyla meydana gelen kaza, bu kuralsızlık ve kontrolsüzlüğün ilk sonuçlarından biriydi. Ancak, son derece tehlikeli sonuçları olan böyle bir kaza dahi ne genelde maden şirketlerine yönelik kural ve kontrolün artmasıyla ne de İliç’teki madene yönelik tedbirlerle sonuçlandı.

Siyasi iktidarların, maden şirketlerinin önündeki her türlü engeli kaldırma yönündeki tutumu, 1990ların sonundan 2002ye kadar, yargı kararlarını tanımamakla başlamıştı. Takip eden yıllarda ise yasal mevzuatın sıklıkla değiştirmesiyle devam etti. Bu yıllarda artan kayırmacılık ve otoriterlikle de sarmalanarak derinleşti. Nihayetinde İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan bir sonucu oldu.

 

Kaynak Makaleler:

Özen H (2022) Fashioning anti-environmentalism in Turkey: the campaign against the Bergama movement. D.Tindall , M.C.Stoddart ve R.E.Dunlap (Derl.) Handbook of Anti-Environmentalism içinde 268- 282. Edward Elgar Publishing.

Özen Ş ve Özen H (2022) Altın Madeni Projelerinin Özellikleri Yerel Toplulukların Direniş Düzeyini Nasıl Etkiler? Karşılaştırmalı Bir Araştırma, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi 42(2): 493 – 524.

Özen H ve Özen Ş (2011) Örgüt ve toplumsal hareket kuramları açısından Türkiyede altın madenciliği alanındaki çatışmaların incelenmesi, Proje Raporu, TÜBİTAK SOBAG Proje 109K403.

 

 

Prof. Dr. Hayriye Özen | hayriye.ozen@izmirekonomi.edu.tr

Prof. Dr. Hayriye Özen siyaset sosyolojisi ve çevre sosyolojisi alanlarında uzmanlaşmıştır. Toplumsal/siyasi hareketler, politik ekoloji, enformel siyaset ve populizm çalışmalarının odaklandığı başlıca konulardır.

İzmir Ekonomi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde çalışan Özen, Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden mezun olmuş ve yüksek lisans ve doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde yapmıştır.

Türkiye’deki altın madenciliğine, hidroelektrik, termik ve jeotermal santrallere karşı yürütülen toplumsal mücadeleler üzerine projeler yürütmüştür. Son dönemde yenilenebilir enerjinin toplumsal etkileri üzerine çalışmaktadır.

Bilimsel çalışmaları Political Geography, World Development, Geoforum, Environmental Communication, Environmental Politics, South European Society and Politics, Organization, Organization and Environment,Democratization ve Current Sociology gibi uluslararası ve Amme İdaresi Dergisi, SBF ve Mülkiye Dergisi gibi ulusal akademik dergilerde yayımlanmıştır.

Uzmanlık Alanları: Toplumsal hareketler; Çevre hareketleri; Politik ekoloji; Popülizm; Çevre popülizmi.

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo