İklim Masası

Su krizi, su kıtlığından ibaret değil

Son 60 yılda Türkiye'de kişi başına düşen tatlı su miktarı neredeyse dörtte birine indi ve Türkiye, 'su stresi' yaşayan bir ülke haline geldi. Ancak su krizinin önemli başka boyutları olan su kirliliği ve bozulan su döngüsü, sıklıkla gözden kaçırılıyor. Krizi çözebilmek için kıtlık, kirlilik ve iklim değişikliği boyutlarını birlikte düşünmek gerekiyor.
Son 60 yılda Türkiye'de kişi başına düşen tatlı su miktarı neredeyse dörtte birine indi ve Türkiye, 'su stresi' yaşayan bir ülke haline geldi. Ancak su krizinin önemli başka boyutları olan su kirliliği ve bozulan su döngüsü, sıklıkla gözden kaçırılıyor. Krizi çözebilmek için kıtlık, kirlilik ve iklim değişikliği boyutlarını birlikte düşünmek gerekiyor.
Yayınlanma Tarihi: 16/10/2023
Kategori:

İstanbul barajlarının doluluk oranları gibi çeşitli vesilelerle sık sık tartışılan su kıtlığı, aslında su krizinin yalnızca bir boyutu.

Yağmurun yağmadığı, göl, baraj ve akarsuların suyla dolmadığı kurak bir dönemde, su kıtlığından söz edilebileceği gibi, suyun bol miktarda bulunmasına rağmen kirli olduğu durumlarda da susuzluktan söz edilebilir. Nitekim su krizi, suyun kıtlığıyla ilgili olduğu kadar kirliliğiyle de ilgili bir olgudur.

Artık su stresiyaşayan bir ülke olarak sınıflandırılan Türkiyede de kişi başına düşen tatlı su miktarı, geçtiğimiz 60 yılda neredeyse dört kat azaldı. Bunun sebebi Türkiyedeki yüksek nüfus artışı. Ancak, suyun sadece miktarına odaklı bir indeksin işaret ettiğinden çok daha büyük sorunlarla karşı karşıyayız.

‘Türkiye genelinde göllerde ve sulak alanlarda su kalitesinde bozulma, su miktarında azalma ve biyoçeşitlilikte düşüşler gözlemleniyor.

Türkiye’de atıksuyun beşte biri, yalnızca ön arıtmadan geçiyor

Hem temel ihtiyaçları gidermek hem de ekonominin istisnasız her sektöründe üretim yapmak için kullanılan sular, kirlenerek atıksuya dönüşüyor. Arıtılmadan doğaya bırakılan atıksu, daha fazla suyun kirlenmesine, canlı ve cansız varlıklarıyla su ekosistemlerinin bozulmasına neden oluyor ve halk sağlığını tehdit etmeye başlıyor. Bütün dünyada, endüstriyel ve kentsel atıksuyun yüzde 80i, herhangi bir ön arıtmadan dahi geçmeksizin doğaya bırakılıyor.

Kirlilik söz konusu olduğunda Türkiyede de durum çok farklı değil. Ülkemizde belediyeler, toplam atıksuyun yaklaşık yüzde 88ini arıtsa da, bu atıksuyun yalnızca yarısı gelişmiş arıtmaya tabi tutuluyor. Atıksuyun yüzde 27si biyolojik arıtmadan geçerken, yaklaşık yüzde 22si, arıtmanın ilk aşaması olan fiziksel arıtmadan geçiyor.

Başka bir ifadeyle, toplam atıksuyun yaklaşık yüzde 43’ü gelişmiş arıtmadan geçerken, beşte biri ise yalnızca ön arıtmaya tabi tutuluyor. Bu durumun sonuçlarına, 2021 Marmara Denizi müsilaj felaketiyle tanık olduk. Bunun yanı sıra, Türkiye genelinde göllerde ve sulak alanlarda da su kalitesinde bozulma, su miktarında azalma ve biyoçeşitlilikte düşüşler gözlemleniyor.

 

Ambarlı ileri biyolojik atıksu arıtma tesisi – İSKİ


Azalan su değil, temiz su

Su kirliliği söz konusu olduğunda, tarım sektörü kaynaklı kirlilik büyük önem taşıyor: Tarım sektörü, küresel su kullanımının yaklaşık yüzde 70inden sorumlu. Türkiyede de toplam su kullanımının yüzde 77si, tarımsal sulama amaçlı yapılıyor. Ayrıca bu sektörde kullanılan agrokimyasallar, sedimanlar ve tuzlanmış drenaj suları, ciddi bir kirlilik kaynağı oluşturuyor. Kirlilik öyle boyutlarda ki, Afrika, Asya ve Güney Amerikanın neredeyse tüm nehirlerinde, su kalitesi bozulmuş durumda.

Özetle, su krizinden bahsedilirken karşı karşıya olduğumuz tek sorun erişilebilir su miktarındaki azalma değil, aynı zamanda temiz suyun da azalması.

Dünya geneline baktığımızda da, temiz suya erişimin ciddi bir sorun olduğu görülüyor. Yakın zamanda yayınlanan Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre, 2022 yılında, dünya nüfusunun yüzde 27si güvenilir içme su hizmetinden mahrum kalırken, yüzde 43’ü ise güvenilir atıksu hizmeti alamadı. Her sene, kirli su kaynaklarını kullanmak zorunda kalan yaklaşık 829 bin insan, ishalli hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

Her yıl, kirli su kaynaklarını kullanmak zorunda kalan yaklaşık 829 bin insan, ishalli hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. (Fotoğraf: Oxfam East Africa)

 

‘Artan sıcaklıklarla birlikte su kaynağının buharlaşarak azalması, sudaki mevcut kirletici yoğunluğunu oransal olarak artırıyor. Bu, başta balıklar olmak üzere, pek çok su canlısının toplu ölümüne neden olabiliyor.


İklim değişikliği, su döngüsünü bozuyor

Su krizinin bir diğer boyutu ise küresel ısınma ile beraber gelen iklim değişikliği. Gezegenimizin, Sanayi Devrimi öncesine göre yaklaşık 1,2 °C daha ısınmış olması, yağış rejimlerini değiştiriyor ve su döngüsünü bozuyor.

Suyun gaz haline geçerek atmosfere ulaşması ve oradan tekrar yoğunlaşarak yeryüzüne inmesi sürecine, su döngüsü deniyor. İklim değişikliği nedeniyle aylarca yağmayan yağmurun saatler içinde yeryüzüne düşmesi sellere sebep oluyor; can ve mal kayıpları kaçınılmaz hale geliyor. Aşırı yağışların yanı sıra, iklim değişikliğiyle uyumsuz yapılaşma ve arazi kullanımı nedenleriyle de ortaya çıkan bu afetler, bozduğumuz su döngüsünün en çarpıcı sonuçları.

Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 1970 ve 2019 yılları arasında iklim afetleri tam beş kat arttı. Giderek daha sık karşı karşıya kaldığımız seller, can, mal ve toprak kaybına sebep olmakla kalmıyor. Bunun yanı sıra, çevrede bulunan patojenleri nehirlere, kıyı sularına ve kuyulara taşıyor; nehirlerin akışını ve içeriğini değiştiriyor; kanalizasyon ve atıksu arıtma tesisleri üzerindeki yükü artırarak içme suyunun kirli suyla karışmasına neden oluyor; su baskınlarıyla insanları doğrudan patojenlere maruz bırakıyor.

 

Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 1970 ve 2019 yılları arasında iklim afetleri tam beş kat arttı. (Fotoğraf: UN Photo: Logan Abassi)


İklim değişikliğiyle birlikte sudaki kirletici yoğunluğu artıyor

Türkiye, daha sıcak, kurak ve değişken bir iklime sahip olacağı yakın gelecekte, su yeterliliği açısından da ciddi sorunlarla karşılaşacak. Nitekim kuraklık ve sıcak dalgaları, yüzey sularının beslenememesine ve aşırı buharlaşma sonucu su kaybı yaşanmasına neden oluyor. Bunun sonucunda, suya en çok ihtiyaç duyulan sıcak aylarda, su kıtlığı yaşanabilir.

Mesela buzullarda ve kar örtüsünde depolanan su kaynaklarının azalması, özellikle sıcak ve kurak dönemlerde, erime suyla beslenen bölgelerde suyun kıtlaşmasına sebep oluyor. Buzulların erimesi sonucu deniz suyu seviyelerinin yükselmesi ise, özellikle kıyı bölgelerinde, yeraltı suyunun tuzlanmasını hızlandırıyor ve yine su kıtlığı yaratıyor.

Diğer yandan, artan sıcaklıklarla birlikte su kaynağının buharlaşarak azalması, sudaki mevcut kirletici yoğunluğunu oransal olarak artırıyor. Bu, başta balıklar olmak üzere, pek çok su canlısının toplu ölümüne neden olabiliyor.

Türkiye’de kişi başına düşen tatlı su miktarı, son 60 sene içerisinde neredeyse dörtte birine inerek yaklaşık 1,300 metreküpe düştü. Bu da Türkiye’yi su stresi çeken bir ülke yapmaya yetiyor.’’


Türkiye, su stresi çeken ülke kategorisinde

Su kıtlığı tabii ki küresel su krizinin en göze çarpan boyutlarından biri. Dünyada bulunan yaklaşık 1,4 milyar km³ suyun yalnızca yüzde 2,5u, içme, temizlik gibi temel ihtiyaçlarımızda kullanabileceğimiz ve ekonomik üretimde gerekli olan tatlı sudur. Ancak bu miktarın da çok küçük bir bölümü, akarsu, göl ve erişilebilir yeraltı su rezervlerinde bulunuyor.

Erişilebilir tatlı su miktarı, dünya nüfusuna bölündüğünde, kişi başına yaklaşık 438 bin m³ tatlı su düşüyor. Bu veri, su stresi yaşanmaması için gereken miktarın yani 1.700 m³’ün çok üzerinde olsa da tatlı suya, gezegenin her yerinden aynı kolaylıkla erişmek mümkün değil. Örneğin Kuveytte kişi başına düşen yıllık tatlı su miktarı yalnızca 10 iken, İzlanda ve Kanada gibi ülkelerdeki erişilebilir tatlı su miktarı 100 bin civarında.

Kanada ve İzlanda gibi, kişi başına düşen tatlı su miktarı 10 bin m³’ten fazla olan ülkeler, su zengini kabul ediliyor. Türkiyede ise kişi başına düşen tatlı su miktarı, son 60 sene içerisinde neredeyse dörtte birine inerek yaklaşık 1.300 m³’e düşmüş durumda. Bu da Türkiyeyi, su stresi çeken bir ülke yapmaya yetiyor. Dünya geneline baktığımızda da, yaklaşık 2,3 milyar insan, su stresi olan ülkelerde yaşıyor.

Ancak su kıtlığının tek nedeni, tatlı suyun dağılımındaki coğrafi farklılıklar değil. Bir ülke su kaynakları bakımından zengin olsa bile, nüfusu yüksekse, kişi başına düşen su miktarı az olabilir. Türkiyede, kişi başına düşen su miktarında yaşanan keskin düşüşün sebebi de nüfus artışı. Nüfusun büyümesine bağlı olarak artan yapılaşma ve yanlış arazi kullanımları, su kalitesinin düşmesine ve su döngüsünün bozulmasına da neden oluyor.

Su kıtlığı nedeniyle dünya genelinde 1,2 milyar insan, BM tarafından 10 yıl önce kabul edilen su hakkından yeterince faydalanamıyor. (Fotoğraf: USAID)


1,2 milyar insan, su hakkından faydalanamıyor

Farklı durumlarda ise yetersiz yağışlar, su kaynaklarının zaman içinde azalmasına neden olabilir. Veya nüfusun ve ekonomik faaliyetlerin artmasıyla büyüyen su talebi, su kaynaklarının kapasitesini aşabilir; su altyapıları ve su yönetimi, yetersiz kalabilir.

Mesela dünyanın en yoksul 25 ülkesinden biri olan Uganda, su kaynakları bakımından yoksul olmasa da, ülke nüfusunun beşte birinin içecek temiz suya erişimi yok. Nüfusun yarısı ise sanitasyona erişemiyor. Bu ülkede, sürdürülebilir bir su yönetimi ve yeterli yatırımlar ile çözülebilecek, yönetimsel ve ekonomik bir su kıtlığı var.

Hangi sebeple olursa olsun, su kıtlığı nedeniyle dünya genelinde 1,2 milyar insan, BM üyesi 193 ülke tarafından 10 yıl önce kabul edilen su hakkından yeterince faydalanamıyor. Evlerinde veya barınaklarında su olmayan bu insanlar, uzun mesafelerden su taşımak zorunda kalıyorlar. Oysa, yine BMnin tanımına göre, kişinin ekonomik gelirinin yüzde 3’ünü aşmayan fiyatta ve taşınması 30 dakikayı bulmayan mesafede günlük 50 ila 100 litre temiz su, her insanın hakkıdır.

(Fotoğraf: Tim Rasmussen/The Denver Post)


Su krizine bütüncül yaklaşmak gerekiyor

2000li yıllara kadar yoksul ülkelerin sorunu olarak kabul edilen su krizi, iklim değişikliğiyle birlikte, ABD, Avustralya, Büyük Britanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin de en önemli meselelerinden biri haline geldi. Su krizi, su döngüsünün bozulmasına neden olan iklim kriziyle birleşerek büyüyor; ancak artan nüfus, aşırı yapılaşma ve yanlış arazi kullanımları gibi etmenler nedeniyle daha da şiddetleniyor. Bu durum, en fazla yoksul ülkeleri, zengin ülkelerin yoksul kesimlerini, kadınları, çocukları ve gelecek nesilleri etkiliyor.

Su krizini çözme konusunda ciddiysek, onu, kıtlık, kirlilik ve iklim değişikliği boyutlarıyla birlikte düşünmemiz gerekiyor:

Su kıtlığını ve su kirliliğini azaltmak için suyu her sektörde daha verimli ve döngüsel kullanarak su tasarrufu yapmalı, böylelikle su kaynakları üzerindeki kullanım ve kirletme baskılarını azaltmalıyız.

Su ekosistemlerini korumak ve onları gelecek nesillere en iyi biçimde aktarmak, öncelikli hedefimiz olmalı.

Su krizini daha da şiddetlendiren iklim kriziyle mücadele için ise sera gazı emisyonlarını durduracak, iklim ve su dostu planlama ile daha yeşil ve daha mavi kentler kuracak politika ve uygulamalar geliştirilmeli. Son olarak, nüfus, kentleşme, sanayi ve tarım politikaları da bu yeni iklim ve su politikalarıyla uyum hale getirilmeli.

 

 

Dr. Akgün İlhan | akgunilhan@gmail.com

Dr. Akgün İlhan, lisans eğitimini peyzaj mimarlığı ve yüksek lisansını çevre bilimleri alanında tamamladıktan sonra, doktora derecesini Katalan Hükümeti bursu ile Barselona Otonom Üniversitesi (UAB) Çevre Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü’nde su politikaları ve yönetimi üzerine almıştır.



İlhan, 2017 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümünde çevre, sürdürülebilirlik ve su üzerine, ikisi halen devam eden üç farklı lisans dersi vermiştir. 2019-2020 döneminde Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nde (İPM) doktora sonrası araştırmacı olarak kentsel su yönetimi ve iklim değişikliği üzerine çalışan İlhan, 2022 yılından bu yana Ankara İngiliz Enstitüsü (BIAA) bünyesinde iklim değişikliğine uyumda su yönetimi üzerine yürütülen projelerde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır.



Ana çalışma konusu iklim değişikliğiyle uyumlu su yönetimi olan İlhan’ın çeşitli ulusal ve uluslar arası dergilerde ve kitaplarda su krizi ile mücadele üzerine yazıları bulunmaktadır. İlhan, iklim değişikliği ve su üzerine çalışan sanatçı gruplarında da yer almaktadır. Bu çalışmalardan bazıları 2019 ve 2023 İstanbul Bianellerinde sergilenmiştir. İlhan, ayrıca Açık Radyo’da 2012-2018 döneminde yayınlanan Su Hakkı ve Mayıs 2018’den bu yana devam eden Sudan Gelen adlı programların yapımcısı ve sunucusudur. 



Uzmanlık Alanları: İklim duyarlı su yönetimi; Kentsel su yönetimi; Katılımlı su yönetimi; Su politikaları; Su hakkı

İstanbul barajlarının doluluk oranları gibi çeşitli vesilelerle sık sık tartışılan su kıtlığı, aslında su krizinin yalnızca bir boyutu.

Yağmurun yağmadığı, göl, baraj ve akarsuların suyla dolmadığı kurak bir dönemde, su kıtlığından söz edilebileceği gibi, suyun bol miktarda bulunmasına rağmen kirli olduğu durumlarda da susuzluktan söz edilebilir. Nitekim su krizi, suyun kıtlığıyla ilgili olduğu kadar kirliliğiyle de ilgili bir olgudur.

Artık su stresiyaşayan bir ülke olarak sınıflandırılan Türkiyede de kişi başına düşen tatlı su miktarı, geçtiğimiz 60 yılda neredeyse dört kat azaldı. Bunun sebebi Türkiyedeki yüksek nüfus artışı. Ancak, suyun sadece miktarına odaklı bir indeksin işaret ettiğinden çok daha büyük sorunlarla karşı karşıyayız.

‘Türkiye genelinde göllerde ve sulak alanlarda su kalitesinde bozulma, su miktarında azalma ve biyoçeşitlilikte düşüşler gözlemleniyor.

Türkiye’de atıksuyun beşte biri, yalnızca ön arıtmadan geçiyor

Hem temel ihtiyaçları gidermek hem de ekonominin istisnasız her sektöründe üretim yapmak için kullanılan sular, kirlenerek atıksuya dönüşüyor. Arıtılmadan doğaya bırakılan atıksu, daha fazla suyun kirlenmesine, canlı ve cansız varlıklarıyla su ekosistemlerinin bozulmasına neden oluyor ve halk sağlığını tehdit etmeye başlıyor. Bütün dünyada, endüstriyel ve kentsel atıksuyun yüzde 80i, herhangi bir ön arıtmadan dahi geçmeksizin doğaya bırakılıyor.

Kirlilik söz konusu olduğunda Türkiyede de durum çok farklı değil. Ülkemizde belediyeler, toplam atıksuyun yaklaşık yüzde 88ini arıtsa da, bu atıksuyun yalnızca yarısı gelişmiş arıtmaya tabi tutuluyor. Atıksuyun yüzde 27si biyolojik arıtmadan geçerken, yaklaşık yüzde 22si, arıtmanın ilk aşaması olan fiziksel arıtmadan geçiyor.

Başka bir ifadeyle, toplam atıksuyun yaklaşık yüzde 43’ü gelişmiş arıtmadan geçerken, beşte biri ise yalnızca ön arıtmaya tabi tutuluyor. Bu durumun sonuçlarına, 2021 Marmara Denizi müsilaj felaketiyle tanık olduk. Bunun yanı sıra, Türkiye genelinde göllerde ve sulak alanlarda da su kalitesinde bozulma, su miktarında azalma ve biyoçeşitlilikte düşüşler gözlemleniyor.

 

Ambarlı ileri biyolojik atıksu arıtma tesisi – İSKİ


Azalan su değil, temiz su

Su kirliliği söz konusu olduğunda, tarım sektörü kaynaklı kirlilik büyük önem taşıyor: Tarım sektörü, küresel su kullanımının yaklaşık yüzde 70inden sorumlu. Türkiyede de toplam su kullanımının yüzde 77si, tarımsal sulama amaçlı yapılıyor. Ayrıca bu sektörde kullanılan agrokimyasallar, sedimanlar ve tuzlanmış drenaj suları, ciddi bir kirlilik kaynağı oluşturuyor. Kirlilik öyle boyutlarda ki, Afrika, Asya ve Güney Amerikanın neredeyse tüm nehirlerinde, su kalitesi bozulmuş durumda.

Özetle, su krizinden bahsedilirken karşı karşıya olduğumuz tek sorun erişilebilir su miktarındaki azalma değil, aynı zamanda temiz suyun da azalması.

Dünya geneline baktığımızda da, temiz suya erişimin ciddi bir sorun olduğu görülüyor. Yakın zamanda yayınlanan Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre, 2022 yılında, dünya nüfusunun yüzde 27si güvenilir içme su hizmetinden mahrum kalırken, yüzde 43’ü ise güvenilir atıksu hizmeti alamadı. Her sene, kirli su kaynaklarını kullanmak zorunda kalan yaklaşık 829 bin insan, ishalli hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

Her yıl, kirli su kaynaklarını kullanmak zorunda kalan yaklaşık 829 bin insan, ishalli hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. (Fotoğraf: Oxfam East Africa)

 

‘Artan sıcaklıklarla birlikte su kaynağının buharlaşarak azalması, sudaki mevcut kirletici yoğunluğunu oransal olarak artırıyor. Bu, başta balıklar olmak üzere, pek çok su canlısının toplu ölümüne neden olabiliyor.


İklim değişikliği, su döngüsünü bozuyor

Su krizinin bir diğer boyutu ise küresel ısınma ile beraber gelen iklim değişikliği. Gezegenimizin, Sanayi Devrimi öncesine göre yaklaşık 1,2 °C daha ısınmış olması, yağış rejimlerini değiştiriyor ve su döngüsünü bozuyor.

Suyun gaz haline geçerek atmosfere ulaşması ve oradan tekrar yoğunlaşarak yeryüzüne inmesi sürecine, su döngüsü deniyor. İklim değişikliği nedeniyle aylarca yağmayan yağmurun saatler içinde yeryüzüne düşmesi sellere sebep oluyor; can ve mal kayıpları kaçınılmaz hale geliyor. Aşırı yağışların yanı sıra, iklim değişikliğiyle uyumsuz yapılaşma ve arazi kullanımı nedenleriyle de ortaya çıkan bu afetler, bozduğumuz su döngüsünün en çarpıcı sonuçları.

Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 1970 ve 2019 yılları arasında iklim afetleri tam beş kat arttı. Giderek daha sık karşı karşıya kaldığımız seller, can, mal ve toprak kaybına sebep olmakla kalmıyor. Bunun yanı sıra, çevrede bulunan patojenleri nehirlere, kıyı sularına ve kuyulara taşıyor; nehirlerin akışını ve içeriğini değiştiriyor; kanalizasyon ve atıksu arıtma tesisleri üzerindeki yükü artırarak içme suyunun kirli suyla karışmasına neden oluyor; su baskınlarıyla insanları doğrudan patojenlere maruz bırakıyor.

 

Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 1970 ve 2019 yılları arasında iklim afetleri tam beş kat arttı. (Fotoğraf: UN Photo: Logan Abassi)


İklim değişikliğiyle birlikte sudaki kirletici yoğunluğu artıyor

Türkiye, daha sıcak, kurak ve değişken bir iklime sahip olacağı yakın gelecekte, su yeterliliği açısından da ciddi sorunlarla karşılaşacak. Nitekim kuraklık ve sıcak dalgaları, yüzey sularının beslenememesine ve aşırı buharlaşma sonucu su kaybı yaşanmasına neden oluyor. Bunun sonucunda, suya en çok ihtiyaç duyulan sıcak aylarda, su kıtlığı yaşanabilir.

Mesela buzullarda ve kar örtüsünde depolanan su kaynaklarının azalması, özellikle sıcak ve kurak dönemlerde, erime suyla beslenen bölgelerde suyun kıtlaşmasına sebep oluyor. Buzulların erimesi sonucu deniz suyu seviyelerinin yükselmesi ise, özellikle kıyı bölgelerinde, yeraltı suyunun tuzlanmasını hızlandırıyor ve yine su kıtlığı yaratıyor.

Diğer yandan, artan sıcaklıklarla birlikte su kaynağının buharlaşarak azalması, sudaki mevcut kirletici yoğunluğunu oransal olarak artırıyor. Bu, başta balıklar olmak üzere, pek çok su canlısının toplu ölümüne neden olabiliyor.

Türkiye’de kişi başına düşen tatlı su miktarı, son 60 sene içerisinde neredeyse dörtte birine inerek yaklaşık 1,300 metreküpe düştü. Bu da Türkiye’yi su stresi çeken bir ülke yapmaya yetiyor.’’


Türkiye, su stresi çeken ülke kategorisinde

Su kıtlığı tabii ki küresel su krizinin en göze çarpan boyutlarından biri. Dünyada bulunan yaklaşık 1,4 milyar km³ suyun yalnızca yüzde 2,5u, içme, temizlik gibi temel ihtiyaçlarımızda kullanabileceğimiz ve ekonomik üretimde gerekli olan tatlı sudur. Ancak bu miktarın da çok küçük bir bölümü, akarsu, göl ve erişilebilir yeraltı su rezervlerinde bulunuyor.

Erişilebilir tatlı su miktarı, dünya nüfusuna bölündüğünde, kişi başına yaklaşık 438 bin m³ tatlı su düşüyor. Bu veri, su stresi yaşanmaması için gereken miktarın yani 1.700 m³’ün çok üzerinde olsa da tatlı suya, gezegenin her yerinden aynı kolaylıkla erişmek mümkün değil. Örneğin Kuveytte kişi başına düşen yıllık tatlı su miktarı yalnızca 10 iken, İzlanda ve Kanada gibi ülkelerdeki erişilebilir tatlı su miktarı 100 bin civarında.

Kanada ve İzlanda gibi, kişi başına düşen tatlı su miktarı 10 bin m³’ten fazla olan ülkeler, su zengini kabul ediliyor. Türkiyede ise kişi başına düşen tatlı su miktarı, son 60 sene içerisinde neredeyse dörtte birine inerek yaklaşık 1.300 m³’e düşmüş durumda. Bu da Türkiyeyi, su stresi çeken bir ülke yapmaya yetiyor. Dünya geneline baktığımızda da, yaklaşık 2,3 milyar insan, su stresi olan ülkelerde yaşıyor.

Ancak su kıtlığının tek nedeni, tatlı suyun dağılımındaki coğrafi farklılıklar değil. Bir ülke su kaynakları bakımından zengin olsa bile, nüfusu yüksekse, kişi başına düşen su miktarı az olabilir. Türkiyede, kişi başına düşen su miktarında yaşanan keskin düşüşün sebebi de nüfus artışı. Nüfusun büyümesine bağlı olarak artan yapılaşma ve yanlış arazi kullanımları, su kalitesinin düşmesine ve su döngüsünün bozulmasına da neden oluyor.

Su kıtlığı nedeniyle dünya genelinde 1,2 milyar insan, BM tarafından 10 yıl önce kabul edilen su hakkından yeterince faydalanamıyor. (Fotoğraf: USAID)


1,2 milyar insan, su hakkından faydalanamıyor

Farklı durumlarda ise yetersiz yağışlar, su kaynaklarının zaman içinde azalmasına neden olabilir. Veya nüfusun ve ekonomik faaliyetlerin artmasıyla büyüyen su talebi, su kaynaklarının kapasitesini aşabilir; su altyapıları ve su yönetimi, yetersiz kalabilir.

Mesela dünyanın en yoksul 25 ülkesinden biri olan Uganda, su kaynakları bakımından yoksul olmasa da, ülke nüfusunun beşte birinin içecek temiz suya erişimi yok. Nüfusun yarısı ise sanitasyona erişemiyor. Bu ülkede, sürdürülebilir bir su yönetimi ve yeterli yatırımlar ile çözülebilecek, yönetimsel ve ekonomik bir su kıtlığı var.

Hangi sebeple olursa olsun, su kıtlığı nedeniyle dünya genelinde 1,2 milyar insan, BM üyesi 193 ülke tarafından 10 yıl önce kabul edilen su hakkından yeterince faydalanamıyor. Evlerinde veya barınaklarında su olmayan bu insanlar, uzun mesafelerden su taşımak zorunda kalıyorlar. Oysa, yine BMnin tanımına göre, kişinin ekonomik gelirinin yüzde 3’ünü aşmayan fiyatta ve taşınması 30 dakikayı bulmayan mesafede günlük 50 ila 100 litre temiz su, her insanın hakkıdır.

(Fotoğraf: Tim Rasmussen/The Denver Post)


Su krizine bütüncül yaklaşmak gerekiyor

2000li yıllara kadar yoksul ülkelerin sorunu olarak kabul edilen su krizi, iklim değişikliğiyle birlikte, ABD, Avustralya, Büyük Britanya ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerin de en önemli meselelerinden biri haline geldi. Su krizi, su döngüsünün bozulmasına neden olan iklim kriziyle birleşerek büyüyor; ancak artan nüfus, aşırı yapılaşma ve yanlış arazi kullanımları gibi etmenler nedeniyle daha da şiddetleniyor. Bu durum, en fazla yoksul ülkeleri, zengin ülkelerin yoksul kesimlerini, kadınları, çocukları ve gelecek nesilleri etkiliyor.

Su krizini çözme konusunda ciddiysek, onu, kıtlık, kirlilik ve iklim değişikliği boyutlarıyla birlikte düşünmemiz gerekiyor:

Su kıtlığını ve su kirliliğini azaltmak için suyu her sektörde daha verimli ve döngüsel kullanarak su tasarrufu yapmalı, böylelikle su kaynakları üzerindeki kullanım ve kirletme baskılarını azaltmalıyız.

Su ekosistemlerini korumak ve onları gelecek nesillere en iyi biçimde aktarmak, öncelikli hedefimiz olmalı.

Su krizini daha da şiddetlendiren iklim kriziyle mücadele için ise sera gazı emisyonlarını durduracak, iklim ve su dostu planlama ile daha yeşil ve daha mavi kentler kuracak politika ve uygulamalar geliştirilmeli. Son olarak, nüfus, kentleşme, sanayi ve tarım politikaları da bu yeni iklim ve su politikalarıyla uyum hale getirilmeli.

 

 

Dr. Akgün İlhan | akgunilhan@gmail.com

Dr. Akgün İlhan, lisans eğitimini peyzaj mimarlığı ve yüksek lisansını çevre bilimleri alanında tamamladıktan sonra, doktora derecesini Katalan Hükümeti bursu ile Barselona Otonom Üniversitesi (UAB) Çevre Bilimleri ve Teknolojileri Enstitüsü’nde su politikaları ve yönetimi üzerine almıştır.



İlhan, 2017 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümünde çevre, sürdürülebilirlik ve su üzerine, ikisi halen devam eden üç farklı lisans dersi vermiştir. 2019-2020 döneminde Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nde (İPM) doktora sonrası araştırmacı olarak kentsel su yönetimi ve iklim değişikliği üzerine çalışan İlhan, 2022 yılından bu yana Ankara İngiliz Enstitüsü (BIAA) bünyesinde iklim değişikliğine uyumda su yönetimi üzerine yürütülen projelerde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır.



Ana çalışma konusu iklim değişikliğiyle uyumlu su yönetimi olan İlhan’ın çeşitli ulusal ve uluslar arası dergilerde ve kitaplarda su krizi ile mücadele üzerine yazıları bulunmaktadır. İlhan, iklim değişikliği ve su üzerine çalışan sanatçı gruplarında da yer almaktadır. Bu çalışmalardan bazıları 2019 ve 2023 İstanbul Bianellerinde sergilenmiştir. İlhan, ayrıca Açık Radyo’da 2012-2018 döneminde yayınlanan Su Hakkı ve Mayıs 2018’den bu yana devam eden Sudan Gelen adlı programların yapımcısı ve sunucusudur. 



Uzmanlık Alanları: İklim duyarlı su yönetimi; Kentsel su yönetimi; Katılımlı su yönetimi; Su politikaları; Su hakkı

İlgili Yazılar

Yaz turizmi için ideal koşullar Karadeniz Bölgesi’ne kayabilir

İklim değişikliğinin termal konfor üzerindeki etkilerini inceleyen yeni bir çalışmaya göre, Akdeniz’i popüler bir yaz turizmi destinasyonu haline getiren iklim şartları değişiyor. Uygun yaz koşulları, kuzeye doğru kayıyor. Karadeniz’in bazı bölgeleri, plaj turizmi için ideal koşullara ulaşabilir.

İliç’teki facia, kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün sonucu

Bergama mücadelesi sırasında kamu yararına olmadığı yargı yoluyla tespit edilen altın madenciliği, 1990’ların sonundan itibaren temize çıkarıldı ve ülke çıkarları ile özdeşleştirildi. Sebep olduğu çevresel tahribat ve riskler göz ardı edildi, yasal korumalar kaldırıldı. İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan sonucu.

Akdeniz’de tropik geceler artıyor

Akdeniz Bölgesi’nde görülen tropik geceler, iklim değişikliği nedeniyle 1950’den bu yana neredeyse iki katına çıktı, ortalama süreleri ise yüzde 45 arttı. Tropik geceler, özellikle kıyı bölgelerde ve kentsel alanlarda daha belirgin hissediliyor. Daha da artması beklenen sıcaklıkların toplum sağlığı, tarım ve turizm üzerindeki etkilerine karşı önlem almak gerekiyor. 


Yaz turizmi için ideal koşullar Karadeniz Bölgesi’ne kayabilir

İklim değişikliğinin termal konfor üzerindeki etkilerini inceleyen yeni bir çalışmaya göre, Akdeniz’i popüler bir yaz turizmi destinasyonu haline getiren iklim şartları değişiyor. Uygun yaz koşulları, kuzeye doğru kayıyor. Karadeniz’in bazı bölgeleri, plaj turizmi için ideal koşullara ulaşabilir.

İliç’teki facia, kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün sonucu

Bergama mücadelesi sırasında kamu yararına olmadığı yargı yoluyla tespit edilen altın madenciliği, 1990’ların sonundan itibaren temize çıkarıldı ve ülke çıkarları ile özdeşleştirildi. Sebep olduğu çevresel tahribat ve riskler göz ardı edildi, yasal korumalar kaldırıldı. İliç’teki facia, bu kuralsızlığın ve kontrolsüzlüğün doğrudan sonucu.

Akdeniz’de tropik geceler artıyor

Akdeniz Bölgesi’nde görülen tropik geceler, iklim değişikliği nedeniyle 1950’den bu yana neredeyse iki katına çıktı, ortalama süreleri ise yüzde 45 arttı. Tropik geceler, özellikle kıyı bölgelerde ve kentsel alanlarda daha belirgin hissediliyor. Daha da artması beklenen sıcaklıkların toplum sağlığı, tarım ve turizm üzerindeki etkilerine karşı önlem almak gerekiyor. 


Depremden öğren(eme)diklerimiz: İnşaat ve yıkım atıklarının yönetimi

Depremlerin yıldönümünde, deprem enkazlarının tamamına yakını kaldırıldı. Yapılan gözlemler ve araştırmalar ise, bu hızlı sürecin mevzuata uygun yönetilmediğine işaret ediyor. Mevcut uygulamalar, bölgede yaşayanları kimyasallara maruz bıraktı ve ekosistemlerde kalıcı hasarlar meydana getirdi. Türkiye, hem beklenen depremler hem de kentsel dönüşüm süreçleri için, güvenli bir enkaz kaldırma stratejisi geliştirmeli.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo