İklim Masası

Türkiye, Arktik politikalarını netleştirmeli

Türkiye’nin Arktik’te bölgesel varlık kurarak ekonomik veya askeri çıkar sağlaması gerçekçi değil. Öte yandan, Arktik Konseyi’ne gözlemci üye olarak siyasi prestij kazanmak ve bölgedeki bilimsel çalışmalarda yer almak mümkün. Bunun için Arktik politikalarını netleştirmek ve bilimsel projeler başta olmak üzere olası işbirliği alanlarında politika üretmek gerekiyor.
Türkiye’nin Arktik’te bölgesel varlık kurarak ekonomik veya askeri çıkar sağlaması gerçekçi değil. Öte yandan, Arktik Konseyi’ne gözlemci üye olarak siyasi prestij kazanmak ve bölgedeki bilimsel çalışmalarda yer almak mümkün. Bunun için Arktik politikalarını netleştirmek ve bilimsel projeler başta olmak üzere olası işbirliği alanlarında politika üretmek gerekiyor.
Yayınlanma Tarihi: 29/01/2024
Kategori:

Arktik dışı bir devlet olan ve bölgeyle ilişkileri henüz yeni başlayan Türkiyede, Arktik ile ilgili bir dizi söylem yaygınlaşıyor. Örneğin, iklim değişikliği nedeniyle buzlar eridiğinde bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının daha kolay erişilebilir hale geleceği ve bu kaynakların paylaşılamaması nedeniyle bölgenin bir çatışmaya sahne olabileceği gibi düşünceler, hem siyasi ve akademik çevrelerde hem de basında yer alan haberlerde oldukça yaygın.

Benzer şekilde, Türkiyenin, Svalbard Antlaşmasına katılımının da ekonomik faydalar sağlayacağı düşünülüyor. Oysa bölgeye daha nüanslı ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak ve gerçekçi hedefler belirlemek gerekiyor.

Arktikte bulunmak, Türkiyeli bilim insanlarının bilimsel projelerde yer alma şansını artırabilir, ayrıca Türkiyeye prestij sağlayabilir. Ancak Arktik Konseyi gözlemci üyeliğinin somut ekonomik veya stratejik sonuçlar doğurmasını beklemek, gerçekçi değil.

Bu üyeliği mümkün kılmak için ise, Türkiyenin bölgeye olan ilgisinin nedenlerini somutlaştırması gerekiyor. Yeşil süper güç’ olma niyetine uygun politikalar benimsemek, mavi ekonomi alanında olası işbirliklerini netleştirmek ve Rusya ile diğer Konsey üyesi ülkeler arasında dengeli politikalar izlemek, iyi bir başlangıç olabilir.

‘Arktik, karlı, puslu ve kimsesiz bir bölge değil. Burada resmi olarak kabul edilmiş sekiz devlet var: ABD, Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Kanada, Norveç ve Rusya.
 

Arktik, kutupta bir boşluk değil

Arktik ile ilgili yanlış bilgiler, henüz coğrafi olarak tanımlanmasından başlıyor. Google Translate da dahil olmak üzere birçok sözlük, Arctickelimesini Türkçeye Kuzey Kutbuolarak çeviriyor ve bölgeyi, coğrafi olarak 90 derece enlemdeki hayali bir noktayla sınırlandırıyor. Oysa bu tanım, Arktikteki kadim ve zengin kültürleri yansıtmaktan oldukça uzak.

Arktik, karlı, puslu ve kimsesiz bir bölge değil: Burada resmi olarak kabul edilmiş sekiz devlet var (ABD, Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Kanada, Norveç ve Rusya). Resmi kabule göre, Finlandiyanın Rovaniemi kentinde yaşayan biri de Arktik ülkesi vatandaşı, Kaliforniyada yaşayan biri de. Dolayısıyla, Arktiki Kuzey Kutbu olarak tanımlamak, coğrafi, hukuki veya politik olarak tutarlı değil.

 

İklim değişikliği ile birlikte buzulların giderek hızlanarak erimesi, Arktik Okyanusu’ndaki hidrokarbon kaynaklarını ve deniz rotalarını daha erişilebilir kıldı (Drohnenaufnahmen Polarstern von Manuel Ernst / UFA-Filmteam)
 

Bilim, bölgede stratejik varlık kurmak için kullanılıyor

İklim değişikliği ile birlikte buzulların giderek hızlanarak erimesi, Arktik Okyanusundaki hidrokarbon kaynaklarını ve deniz rotalarını daha erişilebilir kıldı. Bu nedenle bölge ve zengin doğal kaynakları, bölge dışı devletlerin de daha fazla ilgisini çeker oldu. Bugün gelinen noktada bilim, Arktikte varlık kurma amacıyla kullanılır hale geldi.

Çinin Arktikte varlık kurma çabaları, bu durumun ilk örneklerinden biriydi. İstanbul Politikalar Merkezinde (İPM) Arktik jeopolitiği üzerine düzenlediğimiz bir seminere konuşmacı olarak katılan, Kanadadaki British Columbia Üniversitesinin ve Arktik Enstitüsü’nün araştırmacısı Trym Eiterjord, Çinin ilk olarak bölgeye bilimsel bir ilgi gösterdiğini, ancak ardından siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya başladığını vurguladı. Eş zamanlı olarak bilimsel çalışmalarını da artıran Çin, böylelikle Arktike olan ilgisini net olarak ortaya koymuş oldu ve 2013te Arktik Konseyine gözlemci üye olarak kabul edildi.

Rusyanın Norveç’e bağlı Svalbard Takımadalarında BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrikadan oluşan ancak yeni üyelerle genişleme kararı alan, gelişmekte olan ülkeler grubu) ve Türkiye ile bir bilimsel araştırma istasyonu kurma projesi de benzer şekilde değerlendiriliyor. Eiterjorda göre Türkiyenin Arktikteki girişimleri de Çinin daha önce başlattığı bölgesel varlık ile benzerlik gösteriyor.

 

‘İklim değişikliğiyle daha erişilebilir hale gelen hidrokarbon kaynakları ve deniz rotaları, bölge dışı devletlerin ilgisini çekiyor.

 

Türkiyenin Rusya ile işbirliği dikkat çekiyor

Eiterjord’ın iddiası, Türkiyenin Svalbarddaki araştırma üssü projesine katılımının, diplomatik açıdan diğer Arktik devletlerince olumlu karşılanmayacağı yönünde. Nitekim, Şubat 2022de Rusyanın Ukraynayı işgalinin akabinde Batılı Arktik devletleri Rusya ile ilişkilerini kesti. O tarihten bu yana Rusya ile diğer yedi Arktik devletleri arasındaki işbirliği, Arktik Konseyi düzeyinde de durdu.

Ne var ki Türkiye, şu ana kadar Arktikte Rusya ile işbirliği aracılığıyla konumlandı. Svalbardda Ruslarla ortak bilimsel araştırma merkezi kurma planları da, Arktik faaliyetlerinde Rusya ile gelişen ortaklığı gösteriyor. Üstelik bu, bilimsel olduğu kadar ekonomik bir işbirliği. Örneğin Türkiyeli bir firmanın, Rusyanın Arktikteki bir sondaj platformunun elektriklendirme projesi ve Rusyanın Türkiyeye buz kırıcı gemi üretimi yaptıracak oluşu, basına yansıdı.

Ancak bir NATO ülkesi olan Türkiyenin Rusya ile Arktikteki ilişkisi, kaçınılmaz olarak, örneğin, Çin ile Rusya arasındaki ilişkiden farklı. NATO üyesi olmayan ve kendini yakın Arktik ulusuolarak tanımlayan Çin, Arktikte ekonomik ve politik bir strateji geliştirilmiş durumda. Türkiye ise İsveç’in NATO üyeliğini zora sokması ve Rusya ile askeri ve ekonomik ilişkileri dolayısıyla farklı bir konumda olduğu gibi, somut bir Arktik stratejisi de geliştirebilmiş değil. Dolayısıyla Türkiyenin Arktikte nasıl bir pozisyon alacağı veya alabileceği de tam olarak anlaşılamıyor.

‘Arktik Konseyi, çevre, iklim değişikliği ve yerel halklar gibi konular üzerine çalışıyor. Askeri konular, kesinlikle Konsey gündeminin dışında tutuluyor.

 

Svalbard Antlaşması’na taraf olunması olumlu

2015te Arktik Konseyine gözlemci üye statüsü için başvuruda bulunan Dışişleri Bakanlığı, henüz iyi tanımlanmış bir Arktik stratejisine sahip değil ve Konseye neden başvurduğuna dair de herhangi bir açıklamada bulunmadı. Aynı şekilde, Arktik Konseyi tarafından da reddin gerekçelerine dair bir açıklama yapılmadı. Ancak diplomatik ve akademik kulislerde konuşulanlar, üye devletlerin, Ankaranın neden Arktikte olması gerektiğine ikna olamadıkları yönünde.

Arktik Konseyi, sekiz Arktik devletinden ve gözlemci üye devletlerden meydana geliyor ve çevre, iklim değişikliği, yerel halklar gibi konular üzerine çalışıyor. Askeri konular, kesinlikle Konsey gündeminin dışında tutuluyor. Türkiyenin reddedilme sebebi, bu Konseyde hangi amaçla bulunmak istediğini netlikle ortaya koymamış oluşu olabilir.

İPMdeki seminerin bir diğer katılımcısı, Lapland Üniversitesi Öğretim Üyesi Lassi Heininene göre, Türkiyenin Svalbard Antlaşması’nı onamış olması, Arktik Konseyine ikinci kez başvurması halinde, bölgeye olan ilgisini ve taahhüdünü ortaya koyabilir. Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması, bir yandan Norveç’in Svalbard Takımadaları üzerindeki egemenliğini tanır ve bölgede askeri faaliyetleri yasaklarken, bir yandan da Antlaşma’ya taraf ülkelere bazı ekonomik haklar tanıyor.

 

Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması, bir yandan Norveç’in Svalbard Takımadaları üzerindeki egemenliğini tanır ve bölgede askeri faaliyetleri yasaklarken, bir yandan da Antlaşma’ya taraf ülkelere bazı ekonomik haklar tanıyor. (Fotoğraf: US Navy)

 

Yeşil dönüşüm, Arktik ile bağ kurmak için önemli

Türkiyede Arktikle ilgili iklim değişikliği, çevre, sürdürülebilirlik ve güvenlik konularında sınırlı bir farkındalık var. Bir Akdeniz ülkesi olan Türkiyenin, Arktik ile ilgili çıkarlarının ve politikalarının belirsiz olması, normal karşılanabilir. Ancak Arktik Konseyine başvuruda bulunduğuna ve Svalbard Antlaşmasını onadığına göre, Arktik meselelerindeki konumunu güçlendirmek için çeşitli politikalar geliştirebilir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Türkiyenin Paris Anlaşmasına taraf olmasına ve 2053 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine uygun olarak, yeşil dönüşümü kolaylaştırmayı amaçlayan iklim mevzuatının geliştirilmesine aktif olarak katılıyor.

Türkiye, 2030 yılı için emisyon azaltım hedefini, 2015te belirlenen %21den %41e çıkararak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhasekinin yeşil süper güçkonumuna çıkma politikası doğrultusunda bir adım attı. Emisyonların mutlak azaltımını değil artıştan azaltımını öngören bu hedef, yetersiz bir gelişmeyi ifade ediyor ve kritik derecede yetersiz olarak tanımlanıyor. Oysa Ankaranınyeşil süper güç’ söyleminin gerekliliklerini yerine getirmesi, Arktik Konseyi ile bağ kurma konusunda da faydalı olacaktır.

 

‘Ankara’nın ‘yeşil süper güç’ söyleminin gerekliliklerini yerine getirmesi, Arktik Konseyi ile bağ kurma konusunda da faydalı olacaktır.

 

Mavi ekonomi, işbirliği alanı olabilir

Bir deniz ülkesi olan Türkiyenin, mavi ekonomi bağlamında da çeşitli girişimleri bulunuyor. Mavi ekonomi, denizlerin ve okyanusların sürdürülebilir kalkınmada ve ekonomik büyümede rol oynaması, aynı zamanda yenilenebilir enerji konusunda da katkıda bulunması olarak tarif edilebilir.

Kıyı turizmi, balıkçılık ve gemi inşa sanayii, Türkiye ekonomisinde önemli yer tutuyor. Bundan önce Türkiyenin, Karadenizde dalga enerjisi santrali kurma girişimi de olmuştu. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede mavi ekonominin, aynı Norveç’te olduğu gibi, en önemli gelir kaynaklarından olması imkan dahilinde. Dolayısıyla mavi ekonomi konusunda atılan veya planlanan adımlar da Arktik ülkeleriyle ilişki kurmada rol oynayabilir.

 

Türkiye’nin Arktik’ten beklentileri, Arktik kaynakları ile zenginleşme hayallerinden ziyade, iklim değişikliği ve çevresel sorunlar bağlamında, bilimsel işbirlikleri gibi gerçekçi bir zemine oturtulmalı. (Fotoğraf: NASA)

 

Arktikteki uyuşmazlıkların çözümü, örnek teşkil edebilir

Bunun yanı sıra, Türkiyenin komşularıyla belirlediği deniz sınırları ve yaşadığı kıta sahanlığı problemleri de Arktikte konuşuluyor.  Nitekim Arktik, uluslararası deniz hukuku konusunda çok önemli örnekler sunuyor.

Mesela Norveç ile Rusyanın deniz sınırı problemlerini 40 senelik diyalog sonunda 2010da çözerek sınırlarını belirleyebilmeleri gibi örnekler, Türkiyenin Arktikle angaje olabileceği alanlardan biri olabilir. Bu gibi sorunları ve çözüm süreçlerini gözlemlemek, hem Türkiye için teknik olarak faydalı olabilir hem de Arktik Konseyine başvuru nedeni olarak öne sürülebilir.

 

‘Arktik Konseyi üyeliğinden somut bir ekonomik veya stratejik beklenti içerisinde olmak, gerçekçi değil.

 

Rusya ve diğer Arktik ülkeleri arasında denge kurmalı

Türkiye’nin bugünkü dış politika yaklaşımı entrizm (entryism) olarak karakterize edilebilir. Ankara, belirli bölgelere özgü uzun vadeli ve yapılandırılmış hedeflere sahip olmadan, bu bölgelerde aktif bir katılımcı olmayı amaçlıyor. Bu yaklaşım, uzay politikası girişimlerinden Svalbard Antlaşması’na taraf olmaya kadar uzanıyor.

Oysa Ankara, Arktikte bir aktör olmayı veya Arktik Konseyine bir kez daha başvuru yapmayı hedefliyorsa, yakın ekonomik ve bilimsel işbirliği yaptığı Rusya ve (NATO ve İsrail-Filistin gibi konularda ayrıştığı) diğer yedi Arktik devleti arasında bir denge bulmalı. Bunun yanı sıra, neden Arktikte bulunmak istediğini muhakkak netleştirmeli. Ancak bu beklentiler ve çıkarlar, Arktik kaynakları ile zenginleşme hayallerinden ziyade, iklim değişikliği ve çevresel sorunlar bağlamında, bilimsel işbirlikleri gibi gerçekçi bir zemine oturtulmalı.

Arktik Konseyinde gözlemci üyelik, Türkiyede Arktik ile ilgilenen birçok bilim insanının, Arktik Konseyinin çalışma grupları tarafından yürütülen bilimsel projelerde yer almasını sağlayabilir. Bu projelere aşina olmak ve işbirlikleri yürütmek, iklim değişikliğinin etkilerinin giderek arttığı çağımızda, Türkiye için bilimsel açıdan faydalı olacaktır.

Öte yandan bu üyelikten somut bir ekonomik veya stratejik beklenti içerisinde olmak, gerçekçi değil. Fransa ve İngiltere gibi gözlemci üye ülkelerin deneyimlerinden de görüleceği üzere, söz konusu olan askeri veya ekonomik getirilerden ziyade, bir prestij meselesi.

 

Eda Ayaydın, Londra Üniversitesi Paris Kampüsü’nün Uluslararası Politikalar bölümünde öğretim üyesidir. Daha önce üç yıl boyunca Sciences Po Bordeaux'da öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Ayrıca, 2018’den beri Paris-Saclay Üniversitesi'ndeki Arktik Çalışmaları Yüksek Lisans Programı'nda "Arktik Yönetişimi" ve "Arktik Jeopolitiği" derslerini vermektedir. 



2022'de Norveç'in Tromsø şehrindeki Arctic Üniversitesi ve 2018'de Finlandiya'nın Rovaniemi şehrindeki Arctic Center'da misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. 

Egemenlik, Norveç-Rusya ilişkileri, Arktik jeopolitiği üzerine araştırma yapan Ayaydın’ın, İngilizce, Fransızca ve Türkçe yayınları bulunmaktadır. Eda Ayaydın, 2023-2026 dönemi için Uluslararası Arktik Bilim Komitesi (IASC) üyesi seçilmiştir.

Ocak 2024’te, “Uluslararası İlişkilerde Arktik” kitabi Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmıştır.

Uzmanlık Alanları: Egemenlik; Jeopolitik; Arktik Konseyi; Norveç-Rusya ilişkileri; Enerji politikaları.

Arktik dışı bir devlet olan ve bölgeyle ilişkileri henüz yeni başlayan Türkiyede, Arktik ile ilgili bir dizi söylem yaygınlaşıyor. Örneğin, iklim değişikliği nedeniyle buzlar eridiğinde bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının daha kolay erişilebilir hale geleceği ve bu kaynakların paylaşılamaması nedeniyle bölgenin bir çatışmaya sahne olabileceği gibi düşünceler, hem siyasi ve akademik çevrelerde hem de basında yer alan haberlerde oldukça yaygın.

Benzer şekilde, Türkiyenin, Svalbard Antlaşmasına katılımının da ekonomik faydalar sağlayacağı düşünülüyor. Oysa bölgeye daha nüanslı ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak ve gerçekçi hedefler belirlemek gerekiyor.

Arktikte bulunmak, Türkiyeli bilim insanlarının bilimsel projelerde yer alma şansını artırabilir, ayrıca Türkiyeye prestij sağlayabilir. Ancak Arktik Konseyi gözlemci üyeliğinin somut ekonomik veya stratejik sonuçlar doğurmasını beklemek, gerçekçi değil.

Bu üyeliği mümkün kılmak için ise, Türkiyenin bölgeye olan ilgisinin nedenlerini somutlaştırması gerekiyor. Yeşil süper güç’ olma niyetine uygun politikalar benimsemek, mavi ekonomi alanında olası işbirliklerini netleştirmek ve Rusya ile diğer Konsey üyesi ülkeler arasında dengeli politikalar izlemek, iyi bir başlangıç olabilir.

‘Arktik, karlı, puslu ve kimsesiz bir bölge değil. Burada resmi olarak kabul edilmiş sekiz devlet var: ABD, Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Kanada, Norveç ve Rusya.
 

Arktik, kutupta bir boşluk değil

Arktik ile ilgili yanlış bilgiler, henüz coğrafi olarak tanımlanmasından başlıyor. Google Translate da dahil olmak üzere birçok sözlük, Arctickelimesini Türkçeye Kuzey Kutbuolarak çeviriyor ve bölgeyi, coğrafi olarak 90 derece enlemdeki hayali bir noktayla sınırlandırıyor. Oysa bu tanım, Arktikteki kadim ve zengin kültürleri yansıtmaktan oldukça uzak.

Arktik, karlı, puslu ve kimsesiz bir bölge değil: Burada resmi olarak kabul edilmiş sekiz devlet var (ABD, Danimarka, Finlandiya, İsveç, İzlanda, Kanada, Norveç ve Rusya). Resmi kabule göre, Finlandiyanın Rovaniemi kentinde yaşayan biri de Arktik ülkesi vatandaşı, Kaliforniyada yaşayan biri de. Dolayısıyla, Arktiki Kuzey Kutbu olarak tanımlamak, coğrafi, hukuki veya politik olarak tutarlı değil.

 

İklim değişikliği ile birlikte buzulların giderek hızlanarak erimesi, Arktik Okyanusu’ndaki hidrokarbon kaynaklarını ve deniz rotalarını daha erişilebilir kıldı (Drohnenaufnahmen Polarstern von Manuel Ernst / UFA-Filmteam)
 

Bilim, bölgede stratejik varlık kurmak için kullanılıyor

İklim değişikliği ile birlikte buzulların giderek hızlanarak erimesi, Arktik Okyanusundaki hidrokarbon kaynaklarını ve deniz rotalarını daha erişilebilir kıldı. Bu nedenle bölge ve zengin doğal kaynakları, bölge dışı devletlerin de daha fazla ilgisini çeker oldu. Bugün gelinen noktada bilim, Arktikte varlık kurma amacıyla kullanılır hale geldi.

Çinin Arktikte varlık kurma çabaları, bu durumun ilk örneklerinden biriydi. İstanbul Politikalar Merkezinde (İPM) Arktik jeopolitiği üzerine düzenlediğimiz bir seminere konuşmacı olarak katılan, Kanadadaki British Columbia Üniversitesinin ve Arktik Enstitüsü’nün araştırmacısı Trym Eiterjord, Çinin ilk olarak bölgeye bilimsel bir ilgi gösterdiğini, ancak ardından siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya başladığını vurguladı. Eş zamanlı olarak bilimsel çalışmalarını da artıran Çin, böylelikle Arktike olan ilgisini net olarak ortaya koymuş oldu ve 2013te Arktik Konseyine gözlemci üye olarak kabul edildi.

Rusyanın Norveç’e bağlı Svalbard Takımadalarında BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrikadan oluşan ancak yeni üyelerle genişleme kararı alan, gelişmekte olan ülkeler grubu) ve Türkiye ile bir bilimsel araştırma istasyonu kurma projesi de benzer şekilde değerlendiriliyor. Eiterjorda göre Türkiyenin Arktikteki girişimleri de Çinin daha önce başlattığı bölgesel varlık ile benzerlik gösteriyor.

 

‘İklim değişikliğiyle daha erişilebilir hale gelen hidrokarbon kaynakları ve deniz rotaları, bölge dışı devletlerin ilgisini çekiyor.

 

Türkiyenin Rusya ile işbirliği dikkat çekiyor

Eiterjord’ın iddiası, Türkiyenin Svalbarddaki araştırma üssü projesine katılımının, diplomatik açıdan diğer Arktik devletlerince olumlu karşılanmayacağı yönünde. Nitekim, Şubat 2022de Rusyanın Ukraynayı işgalinin akabinde Batılı Arktik devletleri Rusya ile ilişkilerini kesti. O tarihten bu yana Rusya ile diğer yedi Arktik devletleri arasındaki işbirliği, Arktik Konseyi düzeyinde de durdu.

Ne var ki Türkiye, şu ana kadar Arktikte Rusya ile işbirliği aracılığıyla konumlandı. Svalbardda Ruslarla ortak bilimsel araştırma merkezi kurma planları da, Arktik faaliyetlerinde Rusya ile gelişen ortaklığı gösteriyor. Üstelik bu, bilimsel olduğu kadar ekonomik bir işbirliği. Örneğin Türkiyeli bir firmanın, Rusyanın Arktikteki bir sondaj platformunun elektriklendirme projesi ve Rusyanın Türkiyeye buz kırıcı gemi üretimi yaptıracak oluşu, basına yansıdı.

Ancak bir NATO ülkesi olan Türkiyenin Rusya ile Arktikteki ilişkisi, kaçınılmaz olarak, örneğin, Çin ile Rusya arasındaki ilişkiden farklı. NATO üyesi olmayan ve kendini yakın Arktik ulusuolarak tanımlayan Çin, Arktikte ekonomik ve politik bir strateji geliştirilmiş durumda. Türkiye ise İsveç’in NATO üyeliğini zora sokması ve Rusya ile askeri ve ekonomik ilişkileri dolayısıyla farklı bir konumda olduğu gibi, somut bir Arktik stratejisi de geliştirebilmiş değil. Dolayısıyla Türkiyenin Arktikte nasıl bir pozisyon alacağı veya alabileceği de tam olarak anlaşılamıyor.

‘Arktik Konseyi, çevre, iklim değişikliği ve yerel halklar gibi konular üzerine çalışıyor. Askeri konular, kesinlikle Konsey gündeminin dışında tutuluyor.

 

Svalbard Antlaşması’na taraf olunması olumlu

2015te Arktik Konseyine gözlemci üye statüsü için başvuruda bulunan Dışişleri Bakanlığı, henüz iyi tanımlanmış bir Arktik stratejisine sahip değil ve Konseye neden başvurduğuna dair de herhangi bir açıklamada bulunmadı. Aynı şekilde, Arktik Konseyi tarafından da reddin gerekçelerine dair bir açıklama yapılmadı. Ancak diplomatik ve akademik kulislerde konuşulanlar, üye devletlerin, Ankaranın neden Arktikte olması gerektiğine ikna olamadıkları yönünde.

Arktik Konseyi, sekiz Arktik devletinden ve gözlemci üye devletlerden meydana geliyor ve çevre, iklim değişikliği, yerel halklar gibi konular üzerine çalışıyor. Askeri konular, kesinlikle Konsey gündeminin dışında tutuluyor. Türkiyenin reddedilme sebebi, bu Konseyde hangi amaçla bulunmak istediğini netlikle ortaya koymamış oluşu olabilir.

İPMdeki seminerin bir diğer katılımcısı, Lapland Üniversitesi Öğretim Üyesi Lassi Heininene göre, Türkiyenin Svalbard Antlaşması’nı onamış olması, Arktik Konseyine ikinci kez başvurması halinde, bölgeye olan ilgisini ve taahhüdünü ortaya koyabilir. Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması, bir yandan Norveç’in Svalbard Takımadaları üzerindeki egemenliğini tanır ve bölgede askeri faaliyetleri yasaklarken, bir yandan da Antlaşma’ya taraf ülkelere bazı ekonomik haklar tanıyor.

 

Svalbard (Spitsbergen) Antlaşması, bir yandan Norveç’in Svalbard Takımadaları üzerindeki egemenliğini tanır ve bölgede askeri faaliyetleri yasaklarken, bir yandan da Antlaşma’ya taraf ülkelere bazı ekonomik haklar tanıyor. (Fotoğraf: US Navy)

 

Yeşil dönüşüm, Arktik ile bağ kurmak için önemli

Türkiyede Arktikle ilgili iklim değişikliği, çevre, sürdürülebilirlik ve güvenlik konularında sınırlı bir farkındalık var. Bir Akdeniz ülkesi olan Türkiyenin, Arktik ile ilgili çıkarlarının ve politikalarının belirsiz olması, normal karşılanabilir. Ancak Arktik Konseyine başvuruda bulunduğuna ve Svalbard Antlaşmasını onadığına göre, Arktik meselelerindeki konumunu güçlendirmek için çeşitli politikalar geliştirebilir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Türkiyenin Paris Anlaşmasına taraf olmasına ve 2053 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine uygun olarak, yeşil dönüşümü kolaylaştırmayı amaçlayan iklim mevzuatının geliştirilmesine aktif olarak katılıyor.

Türkiye, 2030 yılı için emisyon azaltım hedefini, 2015te belirlenen %21den %41e çıkararak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhasekinin yeşil süper güçkonumuna çıkma politikası doğrultusunda bir adım attı. Emisyonların mutlak azaltımını değil artıştan azaltımını öngören bu hedef, yetersiz bir gelişmeyi ifade ediyor ve kritik derecede yetersiz olarak tanımlanıyor. Oysa Ankaranınyeşil süper güç’ söyleminin gerekliliklerini yerine getirmesi, Arktik Konseyi ile bağ kurma konusunda da faydalı olacaktır.

 

‘Ankara’nın ‘yeşil süper güç’ söyleminin gerekliliklerini yerine getirmesi, Arktik Konseyi ile bağ kurma konusunda da faydalı olacaktır.

 

Mavi ekonomi, işbirliği alanı olabilir

Bir deniz ülkesi olan Türkiyenin, mavi ekonomi bağlamında da çeşitli girişimleri bulunuyor. Mavi ekonomi, denizlerin ve okyanusların sürdürülebilir kalkınmada ve ekonomik büyümede rol oynaması, aynı zamanda yenilenebilir enerji konusunda da katkıda bulunması olarak tarif edilebilir.

Kıyı turizmi, balıkçılık ve gemi inşa sanayii, Türkiye ekonomisinde önemli yer tutuyor. Bundan önce Türkiyenin, Karadenizde dalga enerjisi santrali kurma girişimi de olmuştu. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede mavi ekonominin, aynı Norveç’te olduğu gibi, en önemli gelir kaynaklarından olması imkan dahilinde. Dolayısıyla mavi ekonomi konusunda atılan veya planlanan adımlar da Arktik ülkeleriyle ilişki kurmada rol oynayabilir.

 

Türkiye’nin Arktik’ten beklentileri, Arktik kaynakları ile zenginleşme hayallerinden ziyade, iklim değişikliği ve çevresel sorunlar bağlamında, bilimsel işbirlikleri gibi gerçekçi bir zemine oturtulmalı. (Fotoğraf: NASA)

 

Arktikteki uyuşmazlıkların çözümü, örnek teşkil edebilir

Bunun yanı sıra, Türkiyenin komşularıyla belirlediği deniz sınırları ve yaşadığı kıta sahanlığı problemleri de Arktikte konuşuluyor.  Nitekim Arktik, uluslararası deniz hukuku konusunda çok önemli örnekler sunuyor.

Mesela Norveç ile Rusyanın deniz sınırı problemlerini 40 senelik diyalog sonunda 2010da çözerek sınırlarını belirleyebilmeleri gibi örnekler, Türkiyenin Arktikle angaje olabileceği alanlardan biri olabilir. Bu gibi sorunları ve çözüm süreçlerini gözlemlemek, hem Türkiye için teknik olarak faydalı olabilir hem de Arktik Konseyine başvuru nedeni olarak öne sürülebilir.

 

‘Arktik Konseyi üyeliğinden somut bir ekonomik veya stratejik beklenti içerisinde olmak, gerçekçi değil.

 

Rusya ve diğer Arktik ülkeleri arasında denge kurmalı

Türkiye’nin bugünkü dış politika yaklaşımı entrizm (entryism) olarak karakterize edilebilir. Ankara, belirli bölgelere özgü uzun vadeli ve yapılandırılmış hedeflere sahip olmadan, bu bölgelerde aktif bir katılımcı olmayı amaçlıyor. Bu yaklaşım, uzay politikası girişimlerinden Svalbard Antlaşması’na taraf olmaya kadar uzanıyor.

Oysa Ankara, Arktikte bir aktör olmayı veya Arktik Konseyine bir kez daha başvuru yapmayı hedefliyorsa, yakın ekonomik ve bilimsel işbirliği yaptığı Rusya ve (NATO ve İsrail-Filistin gibi konularda ayrıştığı) diğer yedi Arktik devleti arasında bir denge bulmalı. Bunun yanı sıra, neden Arktikte bulunmak istediğini muhakkak netleştirmeli. Ancak bu beklentiler ve çıkarlar, Arktik kaynakları ile zenginleşme hayallerinden ziyade, iklim değişikliği ve çevresel sorunlar bağlamında, bilimsel işbirlikleri gibi gerçekçi bir zemine oturtulmalı.

Arktik Konseyinde gözlemci üyelik, Türkiyede Arktik ile ilgilenen birçok bilim insanının, Arktik Konseyinin çalışma grupları tarafından yürütülen bilimsel projelerde yer almasını sağlayabilir. Bu projelere aşina olmak ve işbirlikleri yürütmek, iklim değişikliğinin etkilerinin giderek arttığı çağımızda, Türkiye için bilimsel açıdan faydalı olacaktır.

Öte yandan bu üyelikten somut bir ekonomik veya stratejik beklenti içerisinde olmak, gerçekçi değil. Fransa ve İngiltere gibi gözlemci üye ülkelerin deneyimlerinden de görüleceği üzere, söz konusu olan askeri veya ekonomik getirilerden ziyade, bir prestij meselesi.

 

Eda Ayaydın, Londra Üniversitesi Paris Kampüsü’nün Uluslararası Politikalar bölümünde öğretim üyesidir. Daha önce üç yıl boyunca Sciences Po Bordeaux'da öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Ayrıca, 2018’den beri Paris-Saclay Üniversitesi'ndeki Arktik Çalışmaları Yüksek Lisans Programı'nda "Arktik Yönetişimi" ve "Arktik Jeopolitiği" derslerini vermektedir. 



2022'de Norveç'in Tromsø şehrindeki Arctic Üniversitesi ve 2018'de Finlandiya'nın Rovaniemi şehrindeki Arctic Center'da misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. 

Egemenlik, Norveç-Rusya ilişkileri, Arktik jeopolitiği üzerine araştırma yapan Ayaydın’ın, İngilizce, Fransızca ve Türkçe yayınları bulunmaktadır. Eda Ayaydın, 2023-2026 dönemi için Uluslararası Arktik Bilim Komitesi (IASC) üyesi seçilmiştir.

Ocak 2024’te, “Uluslararası İlişkilerde Arktik” kitabi Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkmıştır.

Uzmanlık Alanları: Egemenlik; Jeopolitik; Arktik Konseyi; Norveç-Rusya ilişkileri; Enerji politikaları.

İlgili Yazılar

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Emisyonları sıfırlamak için karbonun etkin fiyatlandırılması şart

Dünya Bankası tarafından yayınlanan Karbon Fiyatlandırılması Durumu ve Eğilimleri Raporu, karbon fiyatlandırmasının önemini açıkça vurgularken, mevcut durumla ilgili gerçeklikten daha olumlu bir tablo çiziyor. Bu sene ilk defa elde edilen 100 milyar doların üzerindeki geliri bir ‘‘rekor’’ olarak vurgulayan rapor, karbon fiyatının düşüklüğü ve karbon fiyatlandırması kapsamında olmayan emisyonların oranının hâlâ yüksek olması gibi önemli sorunların üzerinde yeterince durmuyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo