İklim Masası

Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi’nin ölü doğma riski var

Henüz hazırlık aşamasında olan Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi, ölü doğma riski taşıyor. Yeni yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye’nin iklim hedeflerinin yetersizliği, karbon fiyatlarının çok düşük seyretmesine sebep olabilir ve 2027 yılında, 17 milyonluk tahsisat fazlası oluşabilir. Sistemin etkin çalışması için Türkiye’nin sera gazı azaltım hedeflerini güçlendirmesi gerekiyor.
Henüz hazırlık aşamasında olan Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi, ölü doğma riski taşıyor. Yeni yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye’nin iklim hedeflerinin yetersizliği, karbon fiyatlarının çok düşük seyretmesine sebep olabilir ve 2027 yılında, 17 milyonluk tahsisat fazlası oluşabilir. Sistemin etkin çalışması için Türkiye’nin sera gazı azaltım hedeflerini güçlendirmesi gerekiyor.
Yayınlanma Tarihi: 30/12/2023
Kategori:

Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP 28/ 28. Taraflar Konferansı) ülkeler, iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını azaltmak için mücadele verdiler. Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) de, sera gazlarının azaltımında faydalanılabilecek en önemli araçlardan biri. 2023 yılı itibariyle küresel emisyonların %18’i, 36 farklı ETS altında kontrol edilmeye çalışılıyor. 

Türkiye ise Emisyon Ticaret Sistemi kurmanın ilk adımı olan sera gazı izleme sistemini (IRD) 2017 yılında hayata geçirdi. Belli büyüklükteki imalat sanayii ve elektrik santrallerini, 2025 yılı başından itibaren ETS kapsamına almayı planlıyor. 

Ancak yazarı olduğum yeni bir çalışmaya göre Türkiye ETS’i, 2030 yılı için belirlenen emisyon azaltım hedefinin yetersizliği nedeniyle, ölü doğma riski taşıyor. Üstelik ETS kapsamının yalnızca emisyon büyüklüğüne bağlı olarak belirlenmesi, kirletici sektörlerde faaliyet gösteren tesislerin, ETS dışı kalması sonucunu doğurabilir. 

‘100 bin tondan az emisyon yapan tesisleri hariç tutmak, alçı, cam, mineral yün ve demir üreten hiçbir tesisin, ETS kapsamında yer almaması anlamına geliyor. Bu durum, Türkiye sanayiinin karbonsuzlaşma çalışmalarını olumsuz etkileyecek.
 

Kapsam yalnızca emisyon büyüklüğüne göre belirlenmemeli

Uygulamanın ayrıntıları, henüz resmi olarak açıklanmış değil. Ancak yetkililerin beyanlarına göre, yılda 100 bin ton ve üzeri karbondioksit (CO2) emisyonu yapan elektrik, demir-çelik, alüminyum, çimento, cam, seramik, alçı, kireç, kağıt, rafineri ürünleri ve kimyasal ürün üreten tesisler, ilk etapta kapsam altına alınacak. 

Ancak tesis seçim kriteri olarak sadece emisyon büyüklüğünü kullanmanın ve 100 bin tondan az emisyon yapan tesisleri hariç tutmanın olumsuz sonuçları var. Çalışmalar gösteriyor ki böyle bir durumda alçı, cam, mineral yün ve demir üreten hiçbir tesis, ETS kapsamında yer almayacak. Bu durum, Türkiye sanayiinin karbonsuzlaşma çalışmalarını olumsuz etkileyecek. Peki, yapılması gereken ne?

Bu konuda, ETS’nin en eski ve en yaygın uygulanan örneklerinden olan Avrupa Birliği (AB) ETS örnek alınabilir. AB ETS’de tesis kriterleri, ürün bazında belirleniyor. Örneğin alçı söz konusu olduğunda, 20 MW üstü yakma ünitesine sahip olan tesisler kapsama alınıyor. Bu sayede, ortalama olarak, yılda 30 bin ton CO2 salım yapan tesisler kapsama alınabilmiş oluyor. Türkiye ise, mevcut tanımla ilerlerse, 100 bin ton altı salım yapan bu gibi tesisleri kapsam dışında tutmuş olacak. 

ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor.
ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor.
 

Düşük karbon fiyatı, ETS’yi etkisiz kılar

Herhangi bir ETS uygulamasının etkili olabilmesi için dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli unsur ise, tesisler için belirlenecek sınırın (cap) düzeyi ve zaman içindeki seyri.

ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor. Emisyon bütçesini aşan şirketlerin, emisyon bütçesinin tamamını tüketmemiş şirketlerden kirletim hakkı (tahsisat) satın alması gerekiyor. Böylelikler tesisler, daha az salım yapmaya teşvik ediliyor. 

Tabii ki bu sistem ancak, karbon fiyatının yeterli bir düzeyde seyretmesi halinde işe yarıyor. Dolayısıyla, olması gerekenden yüksek belirlenmiş bir sınır, karbon fiyatlarının düşmesine ve ETS’nin etkisiz kalmasına sebep oluyor. Bu durumu açıklayacak iyi bir örnek olarak, AB ETS’nin ilk dönemlerinde yapılan hatalar gösterilebilir. AB’deki uygulamanın ilk dönemlerinde bu üst sınır, tesislerin mevcut emisyon seviyelerinin üstünde belirlenmişti. Bu nedenle 2008 yılında karbon fiyatları, neredeyse sıfıra düşmüştü

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye ETS için de benzer bir tehlikenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, henüz resmi bir sınır açıklanmadıysa da, 2025-2027 arasındaki pilot dönemde, Türkiye’nin bu sene Birleşmiş Milletler’e sunduğu Ulusal Katkı Beyanı’nın temel alınacağı duyuruldu. Bu durum, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030 yılı için koyulan emisyon hedefinin yüksekliği nedeniyle sorunlu. 

‘Eğer ETS’de Ulusal Katkı Beyanı’ndaki projeksiyon temel alınır ve tesislerin kirletim hakları bunun üzerinden tahsis edilirse, ancak emisyonların gerçek artışı tarihsel patikayı izlerse, 2027’de karbon piyasasında 17 milyon adet arz fazlası oluşacağı hesaplanıyor.

 

Tarihsel patika baz alınmazsa 17 milyon adet arz fazlası oluşacak

Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda yer alan, hiçbir iklim politikası gütmediği durumda 2030 yılında ne kadar emisyon yapacağına dair sunduğu projeksiyon, oldukça tartışmalı. 

Türkiye, 2021 yılında 564 milyon ton olan emisyonlarının, herhangi bir önlem alınmadığı takdirde, 2030 yılında 1.2 milyar tona yükseleceğini söylüyor. Aynı yıl için belirlediği hedef ise, emisyonları %41 oranında azaltarak 695 milyon tonla sınırlamak. 

Oysa Türkiye’nin 1990-2021 yılları arasındaki tarihsel emisyonlarına baktığımızda, ortalama yıllık 11.2 milyon tonluk bir artış olduğu görülüyor. Bu trendin önümüzdeki dönemde de devam edeceği varsayılırsa, 2030’da Türkiye’nin toplam emisyonlarının 653 milyon ton CO2’e ulaşması beklenebilir. 

Bu, hem 2030 yılında yapılacağı hesaplanan 1.2 milyar tonluk emisyondan hem de hedeflenen 695 milyon tonluk emisyondan düşük. Dolayısıyla, eğer Ulusal Katkı Beyanı’ndaki projeksiyon temel alınır ve tesislerin kirletim hakları bunun üzerinden tahsis edilirse, ancak emisyonların gerçek artışı tarihsel patikayı izlerse, 2027’de karbon piyasasında 17 milyon adet arz fazlası oluşacağı hesaplanıyor. Arz fazlası ise fiyatın sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.

 

Karbon piyasasında arz fazlası oluşması, karbon fiyatının sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.
Karbon piyasasında arz fazlası oluşması, karbon fiyatının sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.

 

Karbon yoğun tesisler haksız kazanç sağlayabilir

Tahsisat arz fazlasının bir diğer olumsuz sonucu ise, kimi tesislere haksız kazanç fırsatı yaratması. Bu haksız kazanç, kullanılmayan tahsisatların piyasada para karşılığı satılması ve – katlanılmamış da olsa – karbon maliyetinin fiyatlara yansıtılmasıyla elde edilebiliyor. Az önce bahsettiğimiz AB örneğinde şirketlerin, 2008 ve 2015 yılları arasında fazladan edindikleri tahsisatları satarak toplamda 7.5 milyar euro kazandıkları hesaplanıyor. Buna ek olarak, katlanmadıkları karbon fiyatlarını ürünlere yansıtarak, toplamda 16.7 milyar euro haksız kazanç sağladıkları belirtiliyor.

Türkiye’de de ücretsiz tahsisatlar, paradoksal bir biçimde, karbon yoğun tesisleri ödüllendirebilir ve karbonsuzlaşma çabalarını sekteye uğratabilir. Bu istenmeyen sonuçlardan kaçınmanın yolu, Türkiye’nin yeni bir Ulusal Katkı Beyanı sunarak emisyon taahhütlerini sıkılaştırmasından geçiyor. 

 

‘Yapılan çalışmalara göre, 1.5°C hedefi için Türkiye’nin 2030 yılı emisyonlarını 695 milyon tonla değil, 434 milyon tonla sınırlaması gerekiyor. ETS’nin emisyon sınırının ise 192 milyon ton olarak belirlenmesi gerekiyor.

Türkiye iklim hedeflerini güçlendirilmeli, fosil yakıt teşviklerini sonlandırmalı

Hem Türkiye’de aktif olan sivil toplum kuruluşları hem de ülkelerin iklim hedeflerini inceleyen Climate Action Tracker gibi uluslararası kurumlar, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda sunduğu patikayı, küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırma hedefiyle uyumsuz buluyor. 

Yapılan çalışmalara göre, 1.5°C hedefi için Türkiye’nin 2030 yılı emisyonlarını 695 milyon tonla değil, 434 milyon tonla sınırlaması gerekiyor. ETS’deki şirketlerin toplam emisyonlardaki payı hesaplandığında, sistemin emisyon sınırının ise 192 milyon ton olarak belirlenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. 

Son olarak, ETS’nin sera gazlarının düşürmek için mevcut araçlardan yalnızca biri olduğu ve diğer alanlarda uygulanacak politikalarla etkinliğinin artırılabileceği veya azaltılabileceği de unutulmamalı. 

Türkiye’nin ETS ile uyumsuz en temel politikası ise fosil yakıtlara verilen teşvikler. Eğer yerli ETS’nin başarılı olması isteniyorsa, fosil yakıt teşviklerinin de derhal kaldırılması gerekiyor. 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı | asici@itu.edu.tr

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ İşletme Mühendisliği bölümünde öğretim üyesidir. Başlıca çalışma alanları ekonomik büyüme-sürdürülebilirlik-mutluluk ilişkileri ve yeşil ekonomik dönüşümdür.

1996 yılında İTÜ İşletme Mühendisliği, 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi İktisat yüksek lisans programlarından mezun olduktan sonra doktora çalışmalarını Cenevre Üniversitesi’nde 2007 yılında tamamlamıştır. 2005-2006 yılları arasında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Kurumu’nda (UNCTAD) araştırmacı olarak çalışmıştır.

Türkiye için Yeşil Yeni Düzen başlıklı projesiyle 2020-2021 Mercator-IPC Fellowship programında araştırmalarda bulunmuştur.

Uzmanlık Alanları: Südürülebilir Kalkınma; Yeşil Ekonomik Dönüşüm; İklim Politikaları; Avrupa Yeşil Mutabakatı

Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP 28/ 28. Taraflar Konferansı) ülkeler, iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını azaltmak için mücadele verdiler. Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) de, sera gazlarının azaltımında faydalanılabilecek en önemli araçlardan biri. 2023 yılı itibariyle küresel emisyonların %18’i, 36 farklı ETS altında kontrol edilmeye çalışılıyor. 

Türkiye ise Emisyon Ticaret Sistemi kurmanın ilk adımı olan sera gazı izleme sistemini (IRD) 2017 yılında hayata geçirdi. Belli büyüklükteki imalat sanayii ve elektrik santrallerini, 2025 yılı başından itibaren ETS kapsamına almayı planlıyor. 

Ancak yazarı olduğum yeni bir çalışmaya göre Türkiye ETS’i, 2030 yılı için belirlenen emisyon azaltım hedefinin yetersizliği nedeniyle, ölü doğma riski taşıyor. Üstelik ETS kapsamının yalnızca emisyon büyüklüğüne bağlı olarak belirlenmesi, kirletici sektörlerde faaliyet gösteren tesislerin, ETS dışı kalması sonucunu doğurabilir. 

‘100 bin tondan az emisyon yapan tesisleri hariç tutmak, alçı, cam, mineral yün ve demir üreten hiçbir tesisin, ETS kapsamında yer almaması anlamına geliyor. Bu durum, Türkiye sanayiinin karbonsuzlaşma çalışmalarını olumsuz etkileyecek.
 

Kapsam yalnızca emisyon büyüklüğüne göre belirlenmemeli

Uygulamanın ayrıntıları, henüz resmi olarak açıklanmış değil. Ancak yetkililerin beyanlarına göre, yılda 100 bin ton ve üzeri karbondioksit (CO2) emisyonu yapan elektrik, demir-çelik, alüminyum, çimento, cam, seramik, alçı, kireç, kağıt, rafineri ürünleri ve kimyasal ürün üreten tesisler, ilk etapta kapsam altına alınacak. 

Ancak tesis seçim kriteri olarak sadece emisyon büyüklüğünü kullanmanın ve 100 bin tondan az emisyon yapan tesisleri hariç tutmanın olumsuz sonuçları var. Çalışmalar gösteriyor ki böyle bir durumda alçı, cam, mineral yün ve demir üreten hiçbir tesis, ETS kapsamında yer almayacak. Bu durum, Türkiye sanayiinin karbonsuzlaşma çalışmalarını olumsuz etkileyecek. Peki, yapılması gereken ne?

Bu konuda, ETS’nin en eski ve en yaygın uygulanan örneklerinden olan Avrupa Birliği (AB) ETS örnek alınabilir. AB ETS’de tesis kriterleri, ürün bazında belirleniyor. Örneğin alçı söz konusu olduğunda, 20 MW üstü yakma ünitesine sahip olan tesisler kapsama alınıyor. Bu sayede, ortalama olarak, yılda 30 bin ton CO2 salım yapan tesisler kapsama alınabilmiş oluyor. Türkiye ise, mevcut tanımla ilerlerse, 100 bin ton altı salım yapan bu gibi tesisleri kapsam dışında tutmuş olacak. 

ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor.
ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor.
 

Düşük karbon fiyatı, ETS’yi etkisiz kılar

Herhangi bir ETS uygulamasının etkili olabilmesi için dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli unsur ise, tesisler için belirlenecek sınırın (cap) düzeyi ve zaman içindeki seyri.

ETS uygulamaları, karbon piyasasında oluşan fiyatlar sayesinde sera gazı emisyonlarını düzenlemeyi amaçlıyor. Emisyon bütçesini aşan şirketlerin, emisyon bütçesinin tamamını tüketmemiş şirketlerden kirletim hakkı (tahsisat) satın alması gerekiyor. Böylelikler tesisler, daha az salım yapmaya teşvik ediliyor. 

Tabii ki bu sistem ancak, karbon fiyatının yeterli bir düzeyde seyretmesi halinde işe yarıyor. Dolayısıyla, olması gerekenden yüksek belirlenmiş bir sınır, karbon fiyatlarının düşmesine ve ETS’nin etkisiz kalmasına sebep oluyor. Bu durumu açıklayacak iyi bir örnek olarak, AB ETS’nin ilk dönemlerinde yapılan hatalar gösterilebilir. AB’deki uygulamanın ilk dönemlerinde bu üst sınır, tesislerin mevcut emisyon seviyelerinin üstünde belirlenmişti. Bu nedenle 2008 yılında karbon fiyatları, neredeyse sıfıra düşmüştü

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye ETS için de benzer bir tehlikenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki, henüz resmi bir sınır açıklanmadıysa da, 2025-2027 arasındaki pilot dönemde, Türkiye’nin bu sene Birleşmiş Milletler’e sunduğu Ulusal Katkı Beyanı’nın temel alınacağı duyuruldu. Bu durum, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030 yılı için koyulan emisyon hedefinin yüksekliği nedeniyle sorunlu. 

‘Eğer ETS’de Ulusal Katkı Beyanı’ndaki projeksiyon temel alınır ve tesislerin kirletim hakları bunun üzerinden tahsis edilirse, ancak emisyonların gerçek artışı tarihsel patikayı izlerse, 2027’de karbon piyasasında 17 milyon adet arz fazlası oluşacağı hesaplanıyor.

 

Tarihsel patika baz alınmazsa 17 milyon adet arz fazlası oluşacak

Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda yer alan, hiçbir iklim politikası gütmediği durumda 2030 yılında ne kadar emisyon yapacağına dair sunduğu projeksiyon, oldukça tartışmalı. 

Türkiye, 2021 yılında 564 milyon ton olan emisyonlarının, herhangi bir önlem alınmadığı takdirde, 2030 yılında 1.2 milyar tona yükseleceğini söylüyor. Aynı yıl için belirlediği hedef ise, emisyonları %41 oranında azaltarak 695 milyon tonla sınırlamak. 

Oysa Türkiye’nin 1990-2021 yılları arasındaki tarihsel emisyonlarına baktığımızda, ortalama yıllık 11.2 milyon tonluk bir artış olduğu görülüyor. Bu trendin önümüzdeki dönemde de devam edeceği varsayılırsa, 2030’da Türkiye’nin toplam emisyonlarının 653 milyon ton CO2’e ulaşması beklenebilir. 

Bu, hem 2030 yılında yapılacağı hesaplanan 1.2 milyar tonluk emisyondan hem de hedeflenen 695 milyon tonluk emisyondan düşük. Dolayısıyla, eğer Ulusal Katkı Beyanı’ndaki projeksiyon temel alınır ve tesislerin kirletim hakları bunun üzerinden tahsis edilirse, ancak emisyonların gerçek artışı tarihsel patikayı izlerse, 2027’de karbon piyasasında 17 milyon adet arz fazlası oluşacağı hesaplanıyor. Arz fazlası ise fiyatın sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.

 

Karbon piyasasında arz fazlası oluşması, karbon fiyatının sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.
Karbon piyasasında arz fazlası oluşması, karbon fiyatının sıfıra düşmesi ve ETS uygulamasının etkisiz kalması anlamına geliyor.

 

Karbon yoğun tesisler haksız kazanç sağlayabilir

Tahsisat arz fazlasının bir diğer olumsuz sonucu ise, kimi tesislere haksız kazanç fırsatı yaratması. Bu haksız kazanç, kullanılmayan tahsisatların piyasada para karşılığı satılması ve – katlanılmamış da olsa – karbon maliyetinin fiyatlara yansıtılmasıyla elde edilebiliyor. Az önce bahsettiğimiz AB örneğinde şirketlerin, 2008 ve 2015 yılları arasında fazladan edindikleri tahsisatları satarak toplamda 7.5 milyar euro kazandıkları hesaplanıyor. Buna ek olarak, katlanmadıkları karbon fiyatlarını ürünlere yansıtarak, toplamda 16.7 milyar euro haksız kazanç sağladıkları belirtiliyor.

Türkiye’de de ücretsiz tahsisatlar, paradoksal bir biçimde, karbon yoğun tesisleri ödüllendirebilir ve karbonsuzlaşma çabalarını sekteye uğratabilir. Bu istenmeyen sonuçlardan kaçınmanın yolu, Türkiye’nin yeni bir Ulusal Katkı Beyanı sunarak emisyon taahhütlerini sıkılaştırmasından geçiyor. 

 

‘Yapılan çalışmalara göre, 1.5°C hedefi için Türkiye’nin 2030 yılı emisyonlarını 695 milyon tonla değil, 434 milyon tonla sınırlaması gerekiyor. ETS’nin emisyon sınırının ise 192 milyon ton olarak belirlenmesi gerekiyor.

Türkiye iklim hedeflerini güçlendirilmeli, fosil yakıt teşviklerini sonlandırmalı

Hem Türkiye’de aktif olan sivil toplum kuruluşları hem de ülkelerin iklim hedeflerini inceleyen Climate Action Tracker gibi uluslararası kurumlar, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda sunduğu patikayı, küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırma hedefiyle uyumsuz buluyor. 

Yapılan çalışmalara göre, 1.5°C hedefi için Türkiye’nin 2030 yılı emisyonlarını 695 milyon tonla değil, 434 milyon tonla sınırlaması gerekiyor. ETS’deki şirketlerin toplam emisyonlardaki payı hesaplandığında, sistemin emisyon sınırının ise 192 milyon ton olarak belirlenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. 

Son olarak, ETS’nin sera gazlarının düşürmek için mevcut araçlardan yalnızca biri olduğu ve diğer alanlarda uygulanacak politikalarla etkinliğinin artırılabileceği veya azaltılabileceği de unutulmamalı. 

Türkiye’nin ETS ile uyumsuz en temel politikası ise fosil yakıtlara verilen teşvikler. Eğer yerli ETS’nin başarılı olması isteniyorsa, fosil yakıt teşviklerinin de derhal kaldırılması gerekiyor. 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı | asici@itu.edu.tr

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ İşletme Mühendisliği bölümünde öğretim üyesidir. Başlıca çalışma alanları ekonomik büyüme-sürdürülebilirlik-mutluluk ilişkileri ve yeşil ekonomik dönüşümdür.

1996 yılında İTÜ İşletme Mühendisliği, 1999 yılında Boğaziçi Üniversitesi İktisat yüksek lisans programlarından mezun olduktan sonra doktora çalışmalarını Cenevre Üniversitesi’nde 2007 yılında tamamlamıştır. 2005-2006 yılları arasında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Kurumu’nda (UNCTAD) araştırmacı olarak çalışmıştır.

Türkiye için Yeşil Yeni Düzen başlıklı projesiyle 2020-2021 Mercator-IPC Fellowship programında araştırmalarda bulunmuştur.

Uzmanlık Alanları: Südürülebilir Kalkınma; Yeşil Ekonomik Dönüşüm; İklim Politikaları; Avrupa Yeşil Mutabakatı

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo