İklim Masası

Zayıflayan Türkiye ormanları yarı yarıya daha az karbon tutuyor

Türkiye’nin orman alanını en çok artıran ülkelerden olduğuna yönelik açıklamalara karşın, ülkenin ormanları aslında giderek küçük parçalara bölünüyor ve güçsüzleşiyor. Ormanların tuttuğu karbon miktarı da 2017’den bu yana neredeyse yarı yarıya azaldı. Gerilemenin temel nedeni, hızla artan odun üretimi ve ormanların madencilik ve enerji gibi sektörlere tahsis edilmesi.
Türkiye’nin orman alanını en çok artıran ülkelerden olduğuna yönelik açıklamalara karşın, ülkenin ormanları aslında giderek küçük parçalara bölünüyor ve güçsüzleşiyor. Ormanların tuttuğu karbon miktarı da 2017’den bu yana neredeyse yarı yarıya azaldı. Gerilemenin temel nedeni, hızla artan odun üretimi ve ormanların madencilik ve enerji gibi sektörlere tahsis edilmesi.
Yayınlanma Tarihi: 14/04/2024
Kategori:

Odun üretimindeki artış ve orman alanlarının enerji, madencilik gibi sektörlere giderek daha çok tahsis edilmesi, Türkiye ormanlarının parçalanmasına ve zayıflamasına sebep oluyor. Bu durum, ormanların iklim değişikliğiyle mücadelede üstlendiği rolü de baltalıyor.

2017’de yaklaşık 15 milyon metreküp olan odun üretimi, yalnızca birkaç sene içerisinde 25 milyon metreküpe ulaştı. Bugün gelinen noktada, Türkiye ormanlarında her 100 metreküp ağaç servetinden yıllık olarak üretilen odun miktarı, dünya ortalamasının iki katı seviyesinde.

Son 10 yılda, farklı sektörlere tahsis edilen orman alanlarında da kayda değer artış yaşandı: Günümüzde kadar  ormancılık dışı kullanımlar için tahsis edilen toplam 810 bin hektarlık orman alanın yüzde 47’si, son 10 yılda tahsis edildi. Bu tahsisler yalnızca ormansızlaşmaya sebep olmakla kalmıyor, civar orman ekosistemlerinde parçalanma ve nitelik kayıplarına yol açıyor.

2008 ile 2019 yılları arasında, 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısında yüzde 118’lik artış yaşandı. Direnci düşen, biyoçeşitliliği azalan ormanların karbon tutma işlevi de zayıfladı. 1990 ile 2017 yılları arasında, ormanlarda yılda 63 ila 67 milyon ton karbon tutulurken, bu miktar 2021’de neredeyse yarı yarıya azalarak 34 milyon tona geriledi.



‘Dünya genelinde, odun üretimine uygun ormanlarda bulunan her 100 metreküp ağaç serveti için bir yılda kesilerek oduna dönüştürülen kısım, bir metreküp dolayında. Bu ortalama, Avrupa Birliği ülkelerinde 0,75 metreküp civarındayken, Türkiye’de iki metreküpün üzerine çıktı.
 

Odun üretimi, ormanların kapasitesinin çok üzerinde

Türkiye ormanları üzerindeki en önemli baskı unsurlarından biri, özellikle 2017’den bu yana keskin bir şekilde artan odun üretimi. Bu durumun temel nedeni olarak, lif levha endüstrisindeki üretim artışları gösteriliyor. Önceleri odun ihtiyacını ithalat yoluyla karşılayan bu sektörün, ekonomik krizler ve döviz kurundaki aşırı artışlar nedeniyle, Orman Genel Müdürlüğü’ne odun üretiminin artması yönünde baskı yaptığı anlaşılıyor.

2017 yılında yaklaşık 15,5 milyon metreküp olan endüstriyel odun üretimi, 2021 yılında 28 milyon metreküp seviyesine yaklaştı. Bu artış, ormancılık meslek kamuoyunda çok fazla eleştiri aldığı için 2022 yılında bir miktar azalarak 25,4 milyon metreküp civarına geriledi. Bu miktar da hâlâ ülke ormanlarının kapasitesinin çok üzerinde.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) istatistikleri, odun üretimine uygun ormanlarda bulunan her 100 metreküp ağaç serveti için bir yılda kesilerek oduna dönüştürülen kısmının dünya genelinde bir metreküp dolayında olduğunu ortaya koyuyor. Bu ortalama, Avrupa Birliği ülkelerinde 0,75 metreküp civarındayken, Türkiye’de iki metreküpün üzerine çıktı. Odun üretiminin kabul edilebilir sınırların üzerine çıkması, ormanların ekolojik özelliklerinde kayda değer bozulmalar yaşanmasına sebep oluyor.

Odun üretiminin artması, iklim değişikliği ile mücadele bağlamında da önemli. Canlı ağaçlar, atmosferden karbondioksit alıp bünyelerinde depolarlar. Ağaçların odun üretimi için kesilmesi, ormanlarda depolanan karbon miktarının da azalması anlamına geliyor. Orman yerine odunda depolanan karbonun akıbeti ise odunun nasıl kullanıldığına bağlı. Örneğin mobilya haline getirilip ihraç edilen odunun depoladığı karbon da yurtdışına çıkar ve artık Türkiye’nin emisyonlarını dengeleyen bir unsur görevi üstlenemez. Üretilen odun yakılır ya da bir şekilde çürürse bu durum atmosfere doğrudan karbon salımı anlamına gelir. Ayrıca kesilerek ormandan çıkarılan ağaçlar artık fotosentez yapamayacakları için, ormanlar tarafından atmosferden alınan karbon miktarı da azalır.

 

Türkiye’de ormancılık dışı kullanıma tahsis edilmiş toplam orman alanı miktarı 810 bin hektar civarındaydı. Ancak bu miktarın neredeyse yarısı, son 10 yılda tahsis edildi. Tahsislerin yüzde 63’ü enerji ve madencilik sektörlerine yapıldı.

 

Tahsislerin neredeyse yarısı, son 10 yılda yapıldı

Türkiye ormanları üzerinde artan baskılar, odun üretimi ile sınırlı değil; orman alanlarının enerji ve madencilik gibi sektörlere tahsisi de son yıllarda kayda değer ölçüde arttı. 2022 yılı sonunda, Türkiye’de ormancılık dışı kullanıma tahsis edilmiş toplam orman alanı miktarı 810 bin hektar civarındaydı. Ancak bu miktarın neredeyse yarısına denk gelen 382 bin hektarlık alan, yalnızca son 10 yılda tahsis edildi.

Enerji sektörü, bu tahsislerin başını çekiyor. Son 10 yılda, enerji sektörünün kullanımı için yaklaşık 136 bin hektar orman alanı tahsis edildi. Onu, 105 bin hektar ile madencilik sektörü izledi. Yalnızca bu iki sektöre yapılan orman alanı tahsisleri, toplam orman alanı tahsisinin yüzde 63’üne denk geliyor.

 

‘Türkiye’nin daha büyük ve ekolojik açıdan daha güçlü ormanları, daha küçük ve ekolojik açıdan daha güçsüz orman parçalarına doğru bir dönüşüme maruz kaldı.

 

Küçük orman parçalarının sayısı yüzde 118 arttı

Ormancılık dışı kullanıma tahsis edilen alanlarda yapılan işlemleri doğrudan ‘‘ormansızlaşma’’ olarak adlandırmak mümkün. Fakat yine de, farklı sektörel yatırımlara tahsis edilen bu alanlar, orman varlığı envanterinde ‘‘orman alanı’’ olarak görünmeye devam ediyorlar. Oysa söz konusu alanlardaki bitki örtüsü bütünüyle kaldırıldığı için hem ormanın karbon yutağı işlevi sıfırlanıyor hem de diğer ekosistem hizmetlerini yerine getiremez hale geliyor. Ayrıca bu alanların civarındaki orman ekosistemleri de parçalanma yoluyla pek çok ekolojik yıkım sürecini bir arada yaşıyor. Biyoçeşitlilik azalıyor, ormanın direnci düşüyor ve elbette karbon tutma işlevi yavaşlıyor.

Orman Genel Müdürlüğü istatistiklerine göre, 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısı 2008-2019 yılları arasında yüzde 118 arttı. Aynı dönemde, bin hektardan büyük orman parçalarının sayısı yüzde 16 oranında azalırken, toplam orman parça sayısında yüzde 56’lık artış yaşandı. Özetle, Türkiye’nin daha büyük ve ekolojik açıdan daha güçlü ormanları, daha küçük ve ekolojik açıdan daha güçsüz orman parçalarına doğru bir dönüşüme maruz kaldı.

1983-2002 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde bir milyon 150 bin hektar ağaçlandırma yapılırken, 2003-2002 arasındaki 20 yıllık dönemde bu miktar sert bir düşüşle 640 bin hektar civarında gerçekleşti.

 

Yıllık ortalama ağaçlandırma yüzde 55 azaldı

Bu tablo, ağaçlandırma çalışmalarında ‘‘çağ atlandığına’’ ve orman alanlarının nicel olarak arttığına yönelik açıklamalarla çelişkili görünüyor. Yakın tarihe baktığımızda, orman alanı miktarının ormancılık çalışmaları sonucu nicel olarak artırıldığı dönemlere rastlıyoruz. 1937 yılında çıkarılan ilk çağdaş Orman Kanunu ile devlet ormanlarının devlet tarafından işletilmesi ilkesi benimsendi. O güne kadar, çoğu yabancı sermayeli şirketler tarafından işletilen ormanlar, yeni kurulan devlet orman işletmelerince korunmaya başlandı.

Türkiye’nin orman varlığı, 1945 yılında bu kapsamda başlayan düzenli ağaçlandırma çalışmaları sayesinde giderek arttı. Güvenilir istatistikler bulunmasa da, 1930’larda ülkenin orman varlığının 9-10 milyon hektar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu alanlar, 1973 yılına kadar yaklaşık iki kat artırılarak 20 milyon hektar düzeyine çıkarıldı. Günümüzde ise 23 milyon hektarı geçti.

Öte yandan, önceki dönemlerle kıyasladığımızda, günümüzde ağaçlandırma çalışmalarında başarılara imza atıldığını söylemek mümkün değil. 1983-2002 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde bir milyon 150 bin hektar ağaçlandırma yapılırken, 2003-2002 arasındaki 20 yıllık dönemde bu miktar sert bir düşüşle 640 bin hektar civarında gerçekleşti. Daha açık bir ifadeyle, ağaçlandırma çalışmalarında çağ atlamak şöyle dursun, ciddi bir gerileme ve başarısızlık dönemi yaşanıyor.

 

Son yıllarda gerçekleşen orman alanı artışının temel nedeni, göç veren bölgelerde boşalan tarım topraklarının ve otlaklarının kendiliğinden ormanlaşması. Kentlerde ise orman alanı artmıyor, azalıyor.

 

Orman alanı artışının esas sebebi, kırsaldan kente göç

Bütün bunlara karşın, Türkiye’de orman alanları gerçekten nicel olarak artıyor. Ancak bu durumun sebebi, koruma ve düzenli ağaçlandırma gibi, orman varlığını artırmaya yönelik faaliyetler değil. Son yıllarda gerçekleşen orman alanı artışının temel nedeni, göç veren bölgelerde boşalan tarım topraklarının ve otlaklarının kendiliğinden ormanlaşması.

Daha önce orman olan bu topraklar, insan eliyle tarım alanına ya da otlağa dönüştürülmüştü. Bu baskı ortadan kalkınca ormanlar, verdiklerini geri almaya başladılar. Buna karşın, insan baskısının devam ettiği, nüfusun arttığı ve arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde, ormanlar azalmaya devam ediyor. Örneğin Marmara Denizi’ne kıyısı olan hiçbir kentte ormanlar artmadığı gibi, aksine, azalıyor. Bunun tek istisnası, Yalova.

 

‘İnsan baskısının devam ettiği, nüfusun arttığı ve arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde, ormanlar azalmaya devam ediyor. Örneğin Marmara Denizi’ne kıyısı olan hiçbir kentte ormanlar artmadığı gibi, aksine, azalıyor. Bunun tek istisnası, Yalova.

 

Orman tahribatının önü, yasal düzenlemelerle açıldı

Türkiye’de ormanların karşı karşıya olduğu bu tehlike, 1970’ten bugüne birbiri ardına yapılan ve orman tahribatının önünü açan yasal düzenlemelerin bir sonucu.

1961 Anayasası’nda, ormanları çok sıkı koruyan bir madde bulunuyordu (131. Madde). Orman ve toplum arasındaki ilişkideki çarpıklıkların siyasi ranta dönüştürülmesini engelleyen bu maddede, 1970 yılında, Meclis’teki tüm partilerin desteğiyle (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) bazı değişiklikler yapıldı. Yalnızca üç yıl sonra, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2’nci maddesine b bendi eklendi ve orman sınırları dışına çıkarılan alanları ifade eden 2b terimi hayatımıza girdi.

Bu madde, ‘‘orman niteliğini kaybetmiş’’ alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına izin veriyordu.  Aslında Türkiye koşullarında bir orman, orman niteliğini kendiliğinden kaybetmez. Orman niteliği, insan faaliyetleri sebebiyle bozulur veya ortadan kalkar. Bu madde de, yerleşime dönüşmüş veya tarım amacıyla kullanılması daha uygun görülen alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına olanak tanıyordu.

2b uygulamaları nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında binlerce hektar orman alanı, orman sınırları dışına çıkarıldı. Bu uygulamalar, yeni orman tahripleri için de teşvik edici oldu. Ancak bu dönemde, yalnızca orman niteliğini 1961 yılından önce kaybetmiş alanlar 2b kapsamına giriyordu. Bu zaman sınırı, 1982 Anayasası ile esnetildi ve binlerce hektar orman alanı daha 2b kapsamına girdi.

2b, ‘‘orman niteliğini kaybetmiş’’ alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına izin veriyordu.  Aslında Türkiye koşullarında bir orman, orman niteliğini kendiliğinden kaybetmez. Orman niteliği, insan faaliyetleri sebebiyle bozulur veya ortadan kalkar.

 

İşgalciler, ormanlar üzerine hak sahibi oldu

Bu durum, orman tahriplerini önü alınamaz bir hale getirdiyse de, siyasetçilerin aklındaki nihai çözüm değildi. Orman sınırları dışına çıkarılan alanların, işgalcilerin mülkiyetine geçmesi gerekiyordu ancak 1990’lı yıllarda başlayan uygulamayla bu olanak, yalnızca orman köylülerine tanınıyordu. Bu kısıt da 2012 yılında çıkarılan 6292 Sayılı Yasa ile kaldırıldı; 2b alanlarının, orman köylüsü olsun ya da olmasın, tüm hak sahiplerine satılması mümkün hale geldi. Orman işgalcileri, birdenbire hak sahibi oldu. ‘Hak’sız olma rolü ise, yasalara uyan, dürüst yurttaşlara düştü.

Bu noktada çözülmesi gereken tek bir sorun kalmıştı: 1982 sonrasında yapılan orman işgallerini meşrulaştırmak. Bu da 2018 yılında Orman Kanunu’na konulan Ek Madde 16 ile çözüldü. Anayasa’da 1982 tarih eşiği duruyor olmasına karşın, yapılan bu düzenleme, yasanın sınırsız bir şekilde uygulanmasına olanak tanıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin itirazı üzerine incelemede bulunan Anayasa Mahkemesi ise, tuhaftır, düzenlemede Anayasa’ya aykırı bir durum görmedi.

Bu düzenlemeler sonunda gelinen noktada, orman teşkilatına dilekçe yağıyor. Bu dilekçelerde yurttaşlar, Ek Madde 16 ile orman sınırları dışına çıkarılmasını talep ettikleri orman alanlarını iletiyorlar. Bu dilekçelerin sayısı, ülke genelinde yüz binlerle ifade edilmeye başlandı. Bugüne kadar üç bin hektardan fazla orman alanı, Ek Madde 16 ile orman sınırları dışına çıkarıldı.

‘Ek Madde 16, 2018 yılından bu yana orman açma ve işgal suçlarında patlama yaşanmasına neden oldu. Türkiye genelinde işlenen orman açma suçu sayısı, 2017 yılında 2,473 iken 2021 yılında 6,043’e yükseldi.

Orman suçları üçe katlandı

2b ile 2022 yılı sonuna kadar 645 bin hektar alanın orman sınırları dışına çıkarıldığı düşünüldüğünde, Ek Madde 16’nın sebep olduğu üç bin hektar önemsiz görünebilir. Ancak bu, doğru bir değerlendirme olmaz. Nitekim 2b, yalnızca, orman niteliğini 1982’den önce kaybetmiş alanları kapsıyordu ve dolayısıyla bir sınırı vardı. Ek Madde 16 ise hiçbir zaman sınırı içermiyor. Yani bugüne kadar üç bin hektar olan bu alanlar, önümüzdeki yıllardan çok daha yüksek miktarlara ulaşabilir. Üstelik bu yasa, alanları orman sınırı dışına çıkarma yetkisini tek bir kişiye, Cumhurbaşkanı’na, veriyor.

Öngörüldüğü üzere, Ek Madde 16, 2018 yılından bu yana orman açma ve işgal suçlarında patlama yaşanmasına neden oldu. Türkiye genelinde işlenen orman açma suçu sayısı, 2017 yılında 2,473 iken 2021 yılında 6,043’e yükseldi. Aynı süre zarfında, bu suçlar dolayısıyla tahrip olan orman alanı ise 1,148 hektardan 2,468 hektara fırladı. Orman işgalleri 2,241’den 5,361’e, işgaller nedeniyle tahrip olan orman miktarı ise 970 hektardan 2,629 hektara yükseldi. Bu verilerden de anlaşıldığı üzere, her kalemdeki artış oranı, yüzde 100’ün üzerinde gerçekleşti. Ek Madde 16, Türkiye ormanları için her an her yerde patlamaya hazır bir bomba gibi. Tek çare, bu maddenin bir an önce Orman Kanunu’ndan çıkarılması.

Doç. Dr. Cihan Erdönmez | cihanerdonmez@iuc.edu.tr

Doç. Dr. Cihan Erdönmez, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Orman Fakültesi, Ormancılık Politikası ve Yönetimi Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Ormancılık politikası, iklim ormancılık ilişkileri, ormancılık tarihi, korunan alanlar politikası, çevre politikası ve kırsal kalkınma politikası başlıca çalışma alanlarını oluşturmaktadır.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Orman Mühendisliği bölümünden 1990 yılında mezun olmuş, aynı üniversitede, Orman Ekonomisi alanında 1993 yılında yüksek lisans 1997 yılında ise doktora çalışmalarını tamamlamıştır. 1996 yılında Finlandiya’da European Forest Institute tarafından düzenlenen Forest Policy Analysis sertifika programını bitirmiştir.

Şu anki akademik göreviyle birlikte daha önceden adı İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi olan yükseköğretim kurumunda değişik akademik kadrolarda görev yapan Cihan Erdönmez, 2002-2004 yılları arasında 19 Mayıs Üniversitesi Mesudiye Meslek Yüksekokulunu kurucu müdürlüğü görevini yerine getirmiştir. 2010-2017 yılları arasında ise farklı vakıf yükseköğretim kurumlarında hem akademisyen hem de yönetici olarak görevler almıştır.

Cihan Erdönmez yürüttüğü akademik faaliyetlere ek olarak halen beIN İZ TV’de yayımlanmaya devam eden 20 bölümlük Orman Yolu ve Habitat TV’de yayımlanmaya devam eden altı bölümlük Ayrık Otu adlı belgesel dizilerini çekmiştir. Türkiye Ormancılar Derneği ile Yuvam Dünya Derneğinin bilim kurulu üyesi olan Cihan Erdönmez Yeşil Gazete’de köşe yazıları yayımlamaktadır. Özellikle çocuklara yönelik doğa eğitimi faaliyetleri de yürütmektedir ve yine çocuklara yönelik olarak yazdığı ve 2021 yılında yayımladığı Orman Kâşifleri adlı kitabı değişik ilköğretim kurumlarında kaynak kitap olarak okutulmaktadır.

Uzmanlık Alanları: Ormancılık politikası; İklim ormancılık ilişkileri; Ormancılık tarihi; Korunan alanlar politikası; Çevre politikası; Kırsal kalkınma politikası

Odun üretimindeki artış ve orman alanlarının enerji, madencilik gibi sektörlere giderek daha çok tahsis edilmesi, Türkiye ormanlarının parçalanmasına ve zayıflamasına sebep oluyor. Bu durum, ormanların iklim değişikliğiyle mücadelede üstlendiği rolü de baltalıyor.

2017’de yaklaşık 15 milyon metreküp olan odun üretimi, yalnızca birkaç sene içerisinde 25 milyon metreküpe ulaştı. Bugün gelinen noktada, Türkiye ormanlarında her 100 metreküp ağaç servetinden yıllık olarak üretilen odun miktarı, dünya ortalamasının iki katı seviyesinde.

Son 10 yılda, farklı sektörlere tahsis edilen orman alanlarında da kayda değer artış yaşandı: Günümüzde kadar  ormancılık dışı kullanımlar için tahsis edilen toplam 810 bin hektarlık orman alanın yüzde 47’si, son 10 yılda tahsis edildi. Bu tahsisler yalnızca ormansızlaşmaya sebep olmakla kalmıyor, civar orman ekosistemlerinde parçalanma ve nitelik kayıplarına yol açıyor.

2008 ile 2019 yılları arasında, 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısında yüzde 118’lik artış yaşandı. Direnci düşen, biyoçeşitliliği azalan ormanların karbon tutma işlevi de zayıfladı. 1990 ile 2017 yılları arasında, ormanlarda yılda 63 ila 67 milyon ton karbon tutulurken, bu miktar 2021’de neredeyse yarı yarıya azalarak 34 milyon tona geriledi.



‘Dünya genelinde, odun üretimine uygun ormanlarda bulunan her 100 metreküp ağaç serveti için bir yılda kesilerek oduna dönüştürülen kısım, bir metreküp dolayında. Bu ortalama, Avrupa Birliği ülkelerinde 0,75 metreküp civarındayken, Türkiye’de iki metreküpün üzerine çıktı.
 

Odun üretimi, ormanların kapasitesinin çok üzerinde

Türkiye ormanları üzerindeki en önemli baskı unsurlarından biri, özellikle 2017’den bu yana keskin bir şekilde artan odun üretimi. Bu durumun temel nedeni olarak, lif levha endüstrisindeki üretim artışları gösteriliyor. Önceleri odun ihtiyacını ithalat yoluyla karşılayan bu sektörün, ekonomik krizler ve döviz kurundaki aşırı artışlar nedeniyle, Orman Genel Müdürlüğü’ne odun üretiminin artması yönünde baskı yaptığı anlaşılıyor.

2017 yılında yaklaşık 15,5 milyon metreküp olan endüstriyel odun üretimi, 2021 yılında 28 milyon metreküp seviyesine yaklaştı. Bu artış, ormancılık meslek kamuoyunda çok fazla eleştiri aldığı için 2022 yılında bir miktar azalarak 25,4 milyon metreküp civarına geriledi. Bu miktar da hâlâ ülke ormanlarının kapasitesinin çok üzerinde.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) istatistikleri, odun üretimine uygun ormanlarda bulunan her 100 metreküp ağaç serveti için bir yılda kesilerek oduna dönüştürülen kısmının dünya genelinde bir metreküp dolayında olduğunu ortaya koyuyor. Bu ortalama, Avrupa Birliği ülkelerinde 0,75 metreküp civarındayken, Türkiye’de iki metreküpün üzerine çıktı. Odun üretiminin kabul edilebilir sınırların üzerine çıkması, ormanların ekolojik özelliklerinde kayda değer bozulmalar yaşanmasına sebep oluyor.

Odun üretiminin artması, iklim değişikliği ile mücadele bağlamında da önemli. Canlı ağaçlar, atmosferden karbondioksit alıp bünyelerinde depolarlar. Ağaçların odun üretimi için kesilmesi, ormanlarda depolanan karbon miktarının da azalması anlamına geliyor. Orman yerine odunda depolanan karbonun akıbeti ise odunun nasıl kullanıldığına bağlı. Örneğin mobilya haline getirilip ihraç edilen odunun depoladığı karbon da yurtdışına çıkar ve artık Türkiye’nin emisyonlarını dengeleyen bir unsur görevi üstlenemez. Üretilen odun yakılır ya da bir şekilde çürürse bu durum atmosfere doğrudan karbon salımı anlamına gelir. Ayrıca kesilerek ormandan çıkarılan ağaçlar artık fotosentez yapamayacakları için, ormanlar tarafından atmosferden alınan karbon miktarı da azalır.

 

Türkiye’de ormancılık dışı kullanıma tahsis edilmiş toplam orman alanı miktarı 810 bin hektar civarındaydı. Ancak bu miktarın neredeyse yarısı, son 10 yılda tahsis edildi. Tahsislerin yüzde 63’ü enerji ve madencilik sektörlerine yapıldı.

 

Tahsislerin neredeyse yarısı, son 10 yılda yapıldı

Türkiye ormanları üzerinde artan baskılar, odun üretimi ile sınırlı değil; orman alanlarının enerji ve madencilik gibi sektörlere tahsisi de son yıllarda kayda değer ölçüde arttı. 2022 yılı sonunda, Türkiye’de ormancılık dışı kullanıma tahsis edilmiş toplam orman alanı miktarı 810 bin hektar civarındaydı. Ancak bu miktarın neredeyse yarısına denk gelen 382 bin hektarlık alan, yalnızca son 10 yılda tahsis edildi.

Enerji sektörü, bu tahsislerin başını çekiyor. Son 10 yılda, enerji sektörünün kullanımı için yaklaşık 136 bin hektar orman alanı tahsis edildi. Onu, 105 bin hektar ile madencilik sektörü izledi. Yalnızca bu iki sektöre yapılan orman alanı tahsisleri, toplam orman alanı tahsisinin yüzde 63’üne denk geliyor.

 

‘Türkiye’nin daha büyük ve ekolojik açıdan daha güçlü ormanları, daha küçük ve ekolojik açıdan daha güçsüz orman parçalarına doğru bir dönüşüme maruz kaldı.

 

Küçük orman parçalarının sayısı yüzde 118 arttı

Ormancılık dışı kullanıma tahsis edilen alanlarda yapılan işlemleri doğrudan ‘‘ormansızlaşma’’ olarak adlandırmak mümkün. Fakat yine de, farklı sektörel yatırımlara tahsis edilen bu alanlar, orman varlığı envanterinde ‘‘orman alanı’’ olarak görünmeye devam ediyorlar. Oysa söz konusu alanlardaki bitki örtüsü bütünüyle kaldırıldığı için hem ormanın karbon yutağı işlevi sıfırlanıyor hem de diğer ekosistem hizmetlerini yerine getiremez hale geliyor. Ayrıca bu alanların civarındaki orman ekosistemleri de parçalanma yoluyla pek çok ekolojik yıkım sürecini bir arada yaşıyor. Biyoçeşitlilik azalıyor, ormanın direnci düşüyor ve elbette karbon tutma işlevi yavaşlıyor.

Orman Genel Müdürlüğü istatistiklerine göre, 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısı 2008-2019 yılları arasında yüzde 118 arttı. Aynı dönemde, bin hektardan büyük orman parçalarının sayısı yüzde 16 oranında azalırken, toplam orman parça sayısında yüzde 56’lık artış yaşandı. Özetle, Türkiye’nin daha büyük ve ekolojik açıdan daha güçlü ormanları, daha küçük ve ekolojik açıdan daha güçsüz orman parçalarına doğru bir dönüşüme maruz kaldı.

1983-2002 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde bir milyon 150 bin hektar ağaçlandırma yapılırken, 2003-2002 arasındaki 20 yıllık dönemde bu miktar sert bir düşüşle 640 bin hektar civarında gerçekleşti.

 

Yıllık ortalama ağaçlandırma yüzde 55 azaldı

Bu tablo, ağaçlandırma çalışmalarında ‘‘çağ atlandığına’’ ve orman alanlarının nicel olarak arttığına yönelik açıklamalarla çelişkili görünüyor. Yakın tarihe baktığımızda, orman alanı miktarının ormancılık çalışmaları sonucu nicel olarak artırıldığı dönemlere rastlıyoruz. 1937 yılında çıkarılan ilk çağdaş Orman Kanunu ile devlet ormanlarının devlet tarafından işletilmesi ilkesi benimsendi. O güne kadar, çoğu yabancı sermayeli şirketler tarafından işletilen ormanlar, yeni kurulan devlet orman işletmelerince korunmaya başlandı.

Türkiye’nin orman varlığı, 1945 yılında bu kapsamda başlayan düzenli ağaçlandırma çalışmaları sayesinde giderek arttı. Güvenilir istatistikler bulunmasa da, 1930’larda ülkenin orman varlığının 9-10 milyon hektar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu alanlar, 1973 yılına kadar yaklaşık iki kat artırılarak 20 milyon hektar düzeyine çıkarıldı. Günümüzde ise 23 milyon hektarı geçti.

Öte yandan, önceki dönemlerle kıyasladığımızda, günümüzde ağaçlandırma çalışmalarında başarılara imza atıldığını söylemek mümkün değil. 1983-2002 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde bir milyon 150 bin hektar ağaçlandırma yapılırken, 2003-2002 arasındaki 20 yıllık dönemde bu miktar sert bir düşüşle 640 bin hektar civarında gerçekleşti. Daha açık bir ifadeyle, ağaçlandırma çalışmalarında çağ atlamak şöyle dursun, ciddi bir gerileme ve başarısızlık dönemi yaşanıyor.

 

Son yıllarda gerçekleşen orman alanı artışının temel nedeni, göç veren bölgelerde boşalan tarım topraklarının ve otlaklarının kendiliğinden ormanlaşması. Kentlerde ise orman alanı artmıyor, azalıyor.

 

Orman alanı artışının esas sebebi, kırsaldan kente göç

Bütün bunlara karşın, Türkiye’de orman alanları gerçekten nicel olarak artıyor. Ancak bu durumun sebebi, koruma ve düzenli ağaçlandırma gibi, orman varlığını artırmaya yönelik faaliyetler değil. Son yıllarda gerçekleşen orman alanı artışının temel nedeni, göç veren bölgelerde boşalan tarım topraklarının ve otlaklarının kendiliğinden ormanlaşması.

Daha önce orman olan bu topraklar, insan eliyle tarım alanına ya da otlağa dönüştürülmüştü. Bu baskı ortadan kalkınca ormanlar, verdiklerini geri almaya başladılar. Buna karşın, insan baskısının devam ettiği, nüfusun arttığı ve arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde, ormanlar azalmaya devam ediyor. Örneğin Marmara Denizi’ne kıyısı olan hiçbir kentte ormanlar artmadığı gibi, aksine, azalıyor. Bunun tek istisnası, Yalova.

 

‘İnsan baskısının devam ettiği, nüfusun arttığı ve arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde, ormanlar azalmaya devam ediyor. Örneğin Marmara Denizi’ne kıyısı olan hiçbir kentte ormanlar artmadığı gibi, aksine, azalıyor. Bunun tek istisnası, Yalova.

 

Orman tahribatının önü, yasal düzenlemelerle açıldı

Türkiye’de ormanların karşı karşıya olduğu bu tehlike, 1970’ten bugüne birbiri ardına yapılan ve orman tahribatının önünü açan yasal düzenlemelerin bir sonucu.

1961 Anayasası’nda, ormanları çok sıkı koruyan bir madde bulunuyordu (131. Madde). Orman ve toplum arasındaki ilişkideki çarpıklıkların siyasi ranta dönüştürülmesini engelleyen bu maddede, 1970 yılında, Meclis’teki tüm partilerin desteğiyle (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) bazı değişiklikler yapıldı. Yalnızca üç yıl sonra, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2’nci maddesine b bendi eklendi ve orman sınırları dışına çıkarılan alanları ifade eden 2b terimi hayatımıza girdi.

Bu madde, ‘‘orman niteliğini kaybetmiş’’ alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına izin veriyordu.  Aslında Türkiye koşullarında bir orman, orman niteliğini kendiliğinden kaybetmez. Orman niteliği, insan faaliyetleri sebebiyle bozulur veya ortadan kalkar. Bu madde de, yerleşime dönüşmüş veya tarım amacıyla kullanılması daha uygun görülen alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına olanak tanıyordu.

2b uygulamaları nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında binlerce hektar orman alanı, orman sınırları dışına çıkarıldı. Bu uygulamalar, yeni orman tahripleri için de teşvik edici oldu. Ancak bu dönemde, yalnızca orman niteliğini 1961 yılından önce kaybetmiş alanlar 2b kapsamına giriyordu. Bu zaman sınırı, 1982 Anayasası ile esnetildi ve binlerce hektar orman alanı daha 2b kapsamına girdi.

2b, ‘‘orman niteliğini kaybetmiş’’ alanların orman sınırları dışına çıkarılmasına izin veriyordu.  Aslında Türkiye koşullarında bir orman, orman niteliğini kendiliğinden kaybetmez. Orman niteliği, insan faaliyetleri sebebiyle bozulur veya ortadan kalkar.

 

İşgalciler, ormanlar üzerine hak sahibi oldu

Bu durum, orman tahriplerini önü alınamaz bir hale getirdiyse de, siyasetçilerin aklındaki nihai çözüm değildi. Orman sınırları dışına çıkarılan alanların, işgalcilerin mülkiyetine geçmesi gerekiyordu ancak 1990’lı yıllarda başlayan uygulamayla bu olanak, yalnızca orman köylülerine tanınıyordu. Bu kısıt da 2012 yılında çıkarılan 6292 Sayılı Yasa ile kaldırıldı; 2b alanlarının, orman köylüsü olsun ya da olmasın, tüm hak sahiplerine satılması mümkün hale geldi. Orman işgalcileri, birdenbire hak sahibi oldu. ‘Hak’sız olma rolü ise, yasalara uyan, dürüst yurttaşlara düştü.

Bu noktada çözülmesi gereken tek bir sorun kalmıştı: 1982 sonrasında yapılan orman işgallerini meşrulaştırmak. Bu da 2018 yılında Orman Kanunu’na konulan Ek Madde 16 ile çözüldü. Anayasa’da 1982 tarih eşiği duruyor olmasına karşın, yapılan bu düzenleme, yasanın sınırsız bir şekilde uygulanmasına olanak tanıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin itirazı üzerine incelemede bulunan Anayasa Mahkemesi ise, tuhaftır, düzenlemede Anayasa’ya aykırı bir durum görmedi.

Bu düzenlemeler sonunda gelinen noktada, orman teşkilatına dilekçe yağıyor. Bu dilekçelerde yurttaşlar, Ek Madde 16 ile orman sınırları dışına çıkarılmasını talep ettikleri orman alanlarını iletiyorlar. Bu dilekçelerin sayısı, ülke genelinde yüz binlerle ifade edilmeye başlandı. Bugüne kadar üç bin hektardan fazla orman alanı, Ek Madde 16 ile orman sınırları dışına çıkarıldı.

‘Ek Madde 16, 2018 yılından bu yana orman açma ve işgal suçlarında patlama yaşanmasına neden oldu. Türkiye genelinde işlenen orman açma suçu sayısı, 2017 yılında 2,473 iken 2021 yılında 6,043’e yükseldi.

Orman suçları üçe katlandı

2b ile 2022 yılı sonuna kadar 645 bin hektar alanın orman sınırları dışına çıkarıldığı düşünüldüğünde, Ek Madde 16’nın sebep olduğu üç bin hektar önemsiz görünebilir. Ancak bu, doğru bir değerlendirme olmaz. Nitekim 2b, yalnızca, orman niteliğini 1982’den önce kaybetmiş alanları kapsıyordu ve dolayısıyla bir sınırı vardı. Ek Madde 16 ise hiçbir zaman sınırı içermiyor. Yani bugüne kadar üç bin hektar olan bu alanlar, önümüzdeki yıllardan çok daha yüksek miktarlara ulaşabilir. Üstelik bu yasa, alanları orman sınırı dışına çıkarma yetkisini tek bir kişiye, Cumhurbaşkanı’na, veriyor.

Öngörüldüğü üzere, Ek Madde 16, 2018 yılından bu yana orman açma ve işgal suçlarında patlama yaşanmasına neden oldu. Türkiye genelinde işlenen orman açma suçu sayısı, 2017 yılında 2,473 iken 2021 yılında 6,043’e yükseldi. Aynı süre zarfında, bu suçlar dolayısıyla tahrip olan orman alanı ise 1,148 hektardan 2,468 hektara fırladı. Orman işgalleri 2,241’den 5,361’e, işgaller nedeniyle tahrip olan orman miktarı ise 970 hektardan 2,629 hektara yükseldi. Bu verilerden de anlaşıldığı üzere, her kalemdeki artış oranı, yüzde 100’ün üzerinde gerçekleşti. Ek Madde 16, Türkiye ormanları için her an her yerde patlamaya hazır bir bomba gibi. Tek çare, bu maddenin bir an önce Orman Kanunu’ndan çıkarılması.

Doç. Dr. Cihan Erdönmez | cihanerdonmez@iuc.edu.tr

Doç. Dr. Cihan Erdönmez, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Orman Fakültesi, Ormancılık Politikası ve Yönetimi Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Ormancılık politikası, iklim ormancılık ilişkileri, ormancılık tarihi, korunan alanlar politikası, çevre politikası ve kırsal kalkınma politikası başlıca çalışma alanlarını oluşturmaktadır.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Orman Mühendisliği bölümünden 1990 yılında mezun olmuş, aynı üniversitede, Orman Ekonomisi alanında 1993 yılında yüksek lisans 1997 yılında ise doktora çalışmalarını tamamlamıştır. 1996 yılında Finlandiya’da European Forest Institute tarafından düzenlenen Forest Policy Analysis sertifika programını bitirmiştir.

Şu anki akademik göreviyle birlikte daha önceden adı İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi olan yükseköğretim kurumunda değişik akademik kadrolarda görev yapan Cihan Erdönmez, 2002-2004 yılları arasında 19 Mayıs Üniversitesi Mesudiye Meslek Yüksekokulunu kurucu müdürlüğü görevini yerine getirmiştir. 2010-2017 yılları arasında ise farklı vakıf yükseköğretim kurumlarında hem akademisyen hem de yönetici olarak görevler almıştır.

Cihan Erdönmez yürüttüğü akademik faaliyetlere ek olarak halen beIN İZ TV’de yayımlanmaya devam eden 20 bölümlük Orman Yolu ve Habitat TV’de yayımlanmaya devam eden altı bölümlük Ayrık Otu adlı belgesel dizilerini çekmiştir. Türkiye Ormancılar Derneği ile Yuvam Dünya Derneğinin bilim kurulu üyesi olan Cihan Erdönmez Yeşil Gazete’de köşe yazıları yayımlamaktadır. Özellikle çocuklara yönelik doğa eğitimi faaliyetleri de yürütmektedir ve yine çocuklara yönelik olarak yazdığı ve 2021 yılında yayımladığı Orman Kâşifleri adlı kitabı değişik ilköğretim kurumlarında kaynak kitap olarak okutulmaktadır.

Uzmanlık Alanları: Ormancılık politikası; İklim ormancılık ilişkileri; Ormancılık tarihi; Korunan alanlar politikası; Çevre politikası; Kırsal kalkınma politikası

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo