İklim Masası

İklim kanunu taslağı: Ne biliyoruz?

2024 yılı içinde TBMM’nin gündemine gelmesi beklenen iklim kanununun içeriği belirsizliğini korusa da, tartışma yaratmaya ve iklim dezenformasyonuna konu olmaya devam ediyor. Oysa uzmanlara göre iklim kanunu taslağında, güçlü bir kanunun sahip olması gereken önemli unsurlar eksik. Türkiye’nin azaltım hedeflerine yer verilmediği gibi, iklim değişikliği ile mücadelede izlenecek politikaların çerçevesi de net değil. Detaylı hazırlanmış yegâne bölümlerin emisyon ticareti sistemine ilişkin olması da dikkat çekiyor. Uzmanlara göre bu haliyle kanun taslağı, iklimi değil, AB ile ticareti korumayı hedefliyor.
2024 yılı içinde TBMM’nin gündemine gelmesi beklenen iklim kanununun içeriği belirsizliğini korusa da, tartışma yaratmaya ve iklim dezenformasyonuna konu olmaya devam ediyor. Oysa uzmanlara göre iklim kanunu taslağında, güçlü bir kanunun sahip olması gereken önemli unsurlar eksik. Türkiye’nin azaltım hedeflerine yer verilmediği gibi, iklim değişikliği ile mücadelede izlenecek politikaların çerçevesi de net değil. Detaylı hazırlanmış yegâne bölümlerin emisyon ticareti sistemine ilişkin olması da dikkat çekiyor. Uzmanlara göre bu haliyle kanun taslağı, iklimi değil, AB ile ticareti korumayı hedefliyor.
Yayınlanma Tarihi: 20/05/2024
Kategori:

Bu yıl içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) gündemine geleceği açıklanan iklim kanunun detayları, gizemini koruyor. ‘‘Gizli’’ olarak işaretlenmiş bir taslak metin, ilk olarak Ağustos 2023te Ankara Sanayi Odası’nın internet sitesinden yayınlandı; metne bugün de Batı Akdeniz İhracatçılar Birliği sitesinden ulaşmak mümkün. Ancak konuyla ilgili resmi mercilerden yapılmış bir açıklama olmadığından, kamuoyunun kanun taslağının son haline ilişkin bilgisi sınırlı. Tüm bu belirsizliklere rağmen iklim kanunu, tartışma yaratıyor ve iklim dezenformasyonuna konu oluyor. 

Peki hazırlanan iklim kanuna dair neler biliyoruz ve ciddiyetle hazırlanmış bir iklim kanunu aslında nasıl olmalı?

Uzmanlar, kamuoyuna yansıyan taslak metinde emisyon azaltım hedefi bulunmadığına ve somut adımların tarif edilmediğine dikkat çekiyorlar. Metinde iklim adaletine ve kırılgan grupların korunmasına işaret eden ifadeler bulunmasına karşın, bunların nasıl sağlanacağına dair yöntem belirtilmemesi, konunun ne kadar ciddiyetle ele alındığına dair soru işaretleri yaratıyor. 

İklimi korumaya ve adil dönüşüme ilişkin bölümleri muğlak ve kısa erimli olan kanun taslağının ticarete ilişkin kısımlarının ise oldukça detaylı olması, taslağın ‘‘iklimi değil ticareti koruma kanunu’’ olduğuna yönelik eleştiriler doğuruyor. 

İklim kanunu taslağıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Dr. Serkan Köybaşı’nın değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz: 

İklim Kanunu ‘‘göstermelik’’, azaltım hedefi yok

‘‘Öncelikle ortada bir belirsizlik olduğunu söyleyerek başlamak lazım. Ortada dönen bir iklim kanunu tasarısı var, fakat resmi bir sayfadan ulaşılabilir değil. Üstelik, taslağın değiştiğine dair haberler de var. Önümüzdeki doğru bir taslak mı; doğruysa hangi maddesi üzerinde ne gibi değişiklikler yapıldı; internetteki değişmiş hali mi yoksa değişmemiş hali mi, bilemiyoruz. Ancak şu anda internetten ulaşılabilen taslağa baktığımız zaman, bunun göstermelik bir iklim kanunu olduğunu söylemek mümkün.

Bildiğimiz üzere, Paris Anlaşması imzalandıktan sonra Şehircilik ve Çevre Bakanlığı’nın adına, bir de iklim değişikliği bakanlığı olması için bir ekleme yapıldı. Bunun altında İklim Değişikliği Başkanlığı kuruldu ve bazı etkinlikler yapılıyor. Ama bu gelişmelerin kanuna yansıdığını söylemek mümkün değil. Her şeyden önce, iklim kanunu taslağında herhangi bir azaltım hedefi yok. Hangi tarihe kadar ne kadarlık azaltım yapılacağı, 2053te net sıfıra ulaşmanın hedeflendiği, kanunda yok. Anladığım kadarıyla bunların hepsi yürütmenin metinlerinde var; ancak aslında kanunda olması gerekir. 

Baktığımızda, iklim değişikliği ile ilgili en önemli terimlerin farkında olunduğunu ve kanuna serpiştirildiğini görüyoruz. Mesela taslağın ikinci maddesinde kırılgan gruplardan bahsediliyor ya da, bir kanunda rastlamaya alışık olmadığımız, ‘‘kimsenin geride bırakılmayacağına” dair ifadeler var. Yeşil iş olanaklarının sağlanacağından bahsediliyor. Yani iklim değişikliği ile ilgili terimler konusunda bir farkındalık var, bu ifadeler kanuna yerleştirilmiş ama içleri boş. 

Kanunda, kırılgan gruplardan ismen bahsediliyor ancak kimlerin kırılgan gruplar olduğu yazılmamış. Kadınların, yaşlıların, dilsel, dinsel veya cinsel azınlıkların hiçbirinin adı dahi geçmiyor. Kırılgan gruplar öncelikli olacak şekilde iklimle mücadele edilir,diye bir ifade var; ancak ne demek olduğu belirsiz. Bunun kanunla düzenlenmesi gerekiyor ki, ileride iktidara gelecek hükümetler bunu istediği gibi algılayamasın

Bunun dışında kanun, bütün bakanlıklara, yerel yönetimlere, belediyelere görevler veriyor fakat bu emirlerin nasıl takip edileceği belli değil. Bu emirlerin yerine getirilip getirilmediğinin ne şekilde denetleneceği belli değil. Üstüne üstlük, bu emirlerin yerine getirilmesi için gerekli finansmanın nasıl sağlanacağı da belirsiz. Burada bir samimiyetsizlik söz konusu: Biz bunu kanun olarak yapıyoruz; yurtdışına Türkiyede bir kanun olduğunu söyleyeceğiz, ama onlar zaten içeriğinin pek farkında olmayacaklar.Böyle bir bakış açısı var.’’

‘Her şeyden önce, iklim kanunu taslağında herhangi bir azaltım hedefi yok. Hangi tarihe kadar ne kadarlık azaltım yapılacağı, 2053te net sıfıra ulaşmanın hedeflendiği, kanunda yok.

 

İklimi değil, Avrupa Birliği (AB) ile ticareti koruma kanunu

‘‘Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerin bazılarında bir iklim kanunu çıktı ve çıkması da gerekir çünkü iklim değişikliği ile mücadele, yani azaltım ve uyum süreçleri kapsamında bazı haklar sınırlanıyor ve düzenleniyor. İklim değişikliği ile mücadele haklarla ilişkin olduğundan, haklar da ancak kanunlarla düzenlenebildiği için bu mücadelenin mutlaka kanunla yapılması gerekir. 

Türkiyede basına yansıyan taslak metin 17 sayfadan oluşuyor. İlk 10 sayfada büyük kelimeler, büyük cümleler var; ancak azaltım hedefi doğrultusunda hiçbir sayı, hiçbir tarih verilmeden, herkese içeriği belli olmayan görevler verilmiş. Bunların içeriğinin belirlenmesi yürütmeye bırakılamaz çünkü kanunun amacı zaten yürütmeyi çerçevelendirmek. Bunların hiçbiri yok. Soyutdiyebileceğimiz, ayrıntıya inmeyen bir kanun taslağı var. Ancak 10. sayfadan sonra oldukça ayrıntılı bir bölüm geliyor, o da emisyon ticaret sistemine ilişkin. Anlıyoruz ki bu kanun, aslında iklim kanunu filan değil. Avrupa Birliğinin, kendisiyle ticaret yapan tüm ülkeleri zorunlu tutacağı Yeşil Mutabakat sisteminin dışında kalmamak ve ticaretin aynen devam edebilmesi için öngörülmüş bir kanun taslağı.’’

‘Anlıyoruz ki bu kanun, aslında iklim kanunu filan değil. Avrupa Birliğinin, kendisiyle ticaret yapan tüm ülkeleri zorunlu tutacağı Yeşil Mutabakat sisteminin dışında kalmamak ve ticaretin aynen devam edebilmesi için öngörülmüş bir kanun taslağı.

 

İklim değişikliği ile mücadelenin çerçevesi netlikle çizilmeli

‘‘Karşılaştırmak gerekirse, örneğin Almanya Anayasa Mahkemesi, Neubauer kararı ile bu konuda çok net kriterler belirledi. Dedi ki, kanunda mutlaka çerçeveyi çizmelisin; emisyon azaltımı için normatif çerçevenin ötesinde, izlenecek politikaları dahi kanunda göstermelisin; hatta 2030dan sonraki politikaları belirleyecek ayrıntıları dahi yazmalısın.’ 

Mecliste kanun yapılırken çerçevenin iyi çizilmesi gerekiyor ki yürütme ona göre iklim değişikliği ile mücadele edebilsin ve etme yükümlülüğünün de altına girsin. Burada ikisi de önemli. Mücadele ederken sınırlar aşılmamalı ve insanlar, hangi haklarının ne şekilde sınırlanabileceğini bilmeliler. İkinci olarak hükümetler, ileri tarihli bir iklim değişikliği için azaltım yapmaya çalışırken oy kaybetmekten korkuyorlar. Bu nedenle parlamentonun iklim kanununda, ilerideki hükümetleri de bağlayacak bir çerçeve çizmesi gerekir. Dolayısıyla kısa erimli ve belirsiz değil, uzun yıllara yayılan, somut, düzenleyici bir işlem olmalı kanun. Bahsettiğimiz Almanya Anayasa Mahkemesi örneğinde; ilerideki hükümetleri de aynı hedefe bağlayacak, yoldan sapmalarını engelleyecek bir kanun yapılması gerektiği söyleniyor. Gerçekten de Almanya parlamentosu, mevcut kanununu bu çerçevede güncellemek zorunda kaldı.’’

 

‘Eğer Bakanlık, nükleer santralleri iklim değişikliği ile mücadele için yapıyorum,derse, o zaman artık nükleer santrallere karşı gelemem. Bu, inanılmaz otoriter bir yaklaşım. ‘Desteklemekle yükümlü olmak,’ ancak Kuzey Kore’de görebileceğimiz bir şey.


Bazı maddelerin AYM
den dönmesi muhtemel

‘‘Bunların yanı sıra, taslakta bazı tehlikeli maddelerin de bulunduğunu düşünüyorum. 3. Maddenin 5, 6 ve 7. fıkraları bence çok sorunlu. Eğer taslak bu şekilde kanunlaşırsa, Anayasa Mahkemesine gitmeleri halinde iptal edilme olasılıkları var. 

3. Maddenin 5. fıkrası şunu söylüyor: 

Kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler; iklim değişikliği ile mücadelede azaltım ve uyum hedeflerinin gerçekleştirilmesi için, planlama araçlarına ve bu Kanunun amacının gerçekleştirilmesi doğrultusunda alınacak tüm tedbirlere ve düzenlemelere uymakla ve bunları uygulamakla ve ayrıca bu kapsamda plan ve projelerini yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygun görüldüğünde yatırım yapacak olan gerçek ve tüzel kişilerin projelerini desteklemekle yükümlüdürler.

Bu fıkrada Türkiyedeki bütün herkes, iklim değişikliği ile ilgili yapılacak tüm eylemleri ve hatta bu kapsamda hareket edecek gerçek ve tüzel kişilerin bütün projelerini desteklemek ile yükümlü tutulmuş. 

Daha açık ifade edeyim; ben veya görevlendirdiğim bir kişi veya kurum, iklim değişikliği ile mücadele adı altında herhangi bir şey yapıyorsa, siz, gerçek kişi de olsanız tüzel kişi de olsanız bu projeleri desteklemekle yükümlüsünüz,deniyor.’’

Artık nükleere karşı gelmek yasak olabilir

‘‘Böyle bir cümleyi ancak Kuzey Korede görebiliriz. Bu kapsamda ben artık nükleer tesislere karşı gelemeyebilirim. Eğer Bakanlık, nükleer santralleri iklim değişikliği ile mücadele için yapıyorum,derse, o zaman artık nükleer santrallere karşı gelemem. Veya bir yere bir baraj yapılmak isteniyor ama tarihi eserleri, bir kültürü veya bir köyü yok edecek; artık karşı çıkamıyoruz. Bu inanılmaz otoriter bir yaklaşım. Desteklemekle yükümlü olmak,gerçekten ancak Kuzey Korede görebileceğimiz bir şey. 

3. Maddenin 6. fıkrası da yetki devri olması nedeniyle sorunlu. Kanunun belirlemesi gereken tedbirler, koordinasyon ve planlama, herhangi bir çerçeve belirlenmeden Cumhurbaşkanlığı’na bırakılmış. Bunun, yasama yetkisinin devri olduğunu ve Anayasaya aykırı olduğunu düşünüyorum. 

Şu, tabii ki olabilirdi: Siz kanunlarla çerçeveyi çizersiniz ve ayrıntıları düzenlemeyi Cumhurbaşkanlığı’na bırakırsınız. Ancak görevlere, tedbirlere, koordinasyona ilişkin hiçbir çerçeve çizmeden Cumhurbaşkanlığı yaparderseniz, bu yetki devridir.’’

Büyüme, iklim değişikliği ile mücadelenin önünde tutuluyor

‘‘Son olarak 3. Maddenin 7. fıkrası da bunun bir iklim kanunu olmadığını gösteren bir düzenleme. Biliyorsunuz Paris Anlaşması gereğince beş senede bir Ulusal Katkı Beyanı veriyoruz. Bu fıkrada şöyle deniyor:

Ulusal Katkı Beyanı’nda ülkenin kalkınma öncelikleri ve özel koşulları göz önünde bulundurulur ve bu çerçevede önlemler alınır.

Yani eğer iklime ilişkin alınan tedbirler ülkenin kalkınmasına aykırı bir şeyler ortaya çıkarıyorsa, bunu kenara koyacağız. Tabii buradaki kalkınmakelimesini büyümeolarak algılıyorum; refah seviyesindeki veya hayat kalitesindeki kalkınma gibi bir algıyla yazıldığını düşünmüyorum. O kalkınmaeğer büyümeanlamındaysa, iklim değişikliği kanununun özü ortadan kaldırılmış oluyor diyebiliriz.’’

 

 

Dr. Serkan Köybaşı, Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde meclis araştırma komisyonları” üzerine yazdığı tezle yüksek lisans ve anayasaların değişmez maddeleri” üzerine yazdığı tezle doktora programını tamamlamıştır.

2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktor öğretim görevlisi olarak çalışan Köybaşı, burada Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukukun Genel İlkeleri, Bireysel Başvuru ve Hayvan Hakları dersleri vermektedir.

2019-2021 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Türk Anayasa Hukukuna Giriş dersini vermiştir.

BAU Hukuk Fakültesi bünyesinde 2022 yılının başında faaliyete geçen Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı kurucu direktörü olan Köybaşı’nın ifade özgürlüğü, vicdanî ret ve hayvan hakları gibi konularda makaleleri bulunmaktadır.

Serkan Köybaşı, yakın zaman önce, doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır. Kitabın genişletilmiş hali İngilizce olarak yakın zamanda Peter Lang yayınevinden yayınalanacaktır.

Bu yıl içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) gündemine geleceği açıklanan iklim kanunun detayları, gizemini koruyor. ‘‘Gizli’’ olarak işaretlenmiş bir taslak metin, ilk olarak Ağustos 2023te Ankara Sanayi Odası’nın internet sitesinden yayınlandı; metne bugün de Batı Akdeniz İhracatçılar Birliği sitesinden ulaşmak mümkün. Ancak konuyla ilgili resmi mercilerden yapılmış bir açıklama olmadığından, kamuoyunun kanun taslağının son haline ilişkin bilgisi sınırlı. Tüm bu belirsizliklere rağmen iklim kanunu, tartışma yaratıyor ve iklim dezenformasyonuna konu oluyor. 

Peki hazırlanan iklim kanuna dair neler biliyoruz ve ciddiyetle hazırlanmış bir iklim kanunu aslında nasıl olmalı?

Uzmanlar, kamuoyuna yansıyan taslak metinde emisyon azaltım hedefi bulunmadığına ve somut adımların tarif edilmediğine dikkat çekiyorlar. Metinde iklim adaletine ve kırılgan grupların korunmasına işaret eden ifadeler bulunmasına karşın, bunların nasıl sağlanacağına dair yöntem belirtilmemesi, konunun ne kadar ciddiyetle ele alındığına dair soru işaretleri yaratıyor. 

İklimi korumaya ve adil dönüşüme ilişkin bölümleri muğlak ve kısa erimli olan kanun taslağının ticarete ilişkin kısımlarının ise oldukça detaylı olması, taslağın ‘‘iklimi değil ticareti koruma kanunu’’ olduğuna yönelik eleştiriler doğuruyor. 

İklim kanunu taslağıyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Dr. Serkan Köybaşı’nın değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz: 

İklim Kanunu ‘‘göstermelik’’, azaltım hedefi yok

‘‘Öncelikle ortada bir belirsizlik olduğunu söyleyerek başlamak lazım. Ortada dönen bir iklim kanunu tasarısı var, fakat resmi bir sayfadan ulaşılabilir değil. Üstelik, taslağın değiştiğine dair haberler de var. Önümüzdeki doğru bir taslak mı; doğruysa hangi maddesi üzerinde ne gibi değişiklikler yapıldı; internetteki değişmiş hali mi yoksa değişmemiş hali mi, bilemiyoruz. Ancak şu anda internetten ulaşılabilen taslağa baktığımız zaman, bunun göstermelik bir iklim kanunu olduğunu söylemek mümkün.

Bildiğimiz üzere, Paris Anlaşması imzalandıktan sonra Şehircilik ve Çevre Bakanlığı’nın adına, bir de iklim değişikliği bakanlığı olması için bir ekleme yapıldı. Bunun altında İklim Değişikliği Başkanlığı kuruldu ve bazı etkinlikler yapılıyor. Ama bu gelişmelerin kanuna yansıdığını söylemek mümkün değil. Her şeyden önce, iklim kanunu taslağında herhangi bir azaltım hedefi yok. Hangi tarihe kadar ne kadarlık azaltım yapılacağı, 2053te net sıfıra ulaşmanın hedeflendiği, kanunda yok. Anladığım kadarıyla bunların hepsi yürütmenin metinlerinde var; ancak aslında kanunda olması gerekir. 

Baktığımızda, iklim değişikliği ile ilgili en önemli terimlerin farkında olunduğunu ve kanuna serpiştirildiğini görüyoruz. Mesela taslağın ikinci maddesinde kırılgan gruplardan bahsediliyor ya da, bir kanunda rastlamaya alışık olmadığımız, ‘‘kimsenin geride bırakılmayacağına” dair ifadeler var. Yeşil iş olanaklarının sağlanacağından bahsediliyor. Yani iklim değişikliği ile ilgili terimler konusunda bir farkındalık var, bu ifadeler kanuna yerleştirilmiş ama içleri boş. 

Kanunda, kırılgan gruplardan ismen bahsediliyor ancak kimlerin kırılgan gruplar olduğu yazılmamış. Kadınların, yaşlıların, dilsel, dinsel veya cinsel azınlıkların hiçbirinin adı dahi geçmiyor. Kırılgan gruplar öncelikli olacak şekilde iklimle mücadele edilir,diye bir ifade var; ancak ne demek olduğu belirsiz. Bunun kanunla düzenlenmesi gerekiyor ki, ileride iktidara gelecek hükümetler bunu istediği gibi algılayamasın

Bunun dışında kanun, bütün bakanlıklara, yerel yönetimlere, belediyelere görevler veriyor fakat bu emirlerin nasıl takip edileceği belli değil. Bu emirlerin yerine getirilip getirilmediğinin ne şekilde denetleneceği belli değil. Üstüne üstlük, bu emirlerin yerine getirilmesi için gerekli finansmanın nasıl sağlanacağı da belirsiz. Burada bir samimiyetsizlik söz konusu: Biz bunu kanun olarak yapıyoruz; yurtdışına Türkiyede bir kanun olduğunu söyleyeceğiz, ama onlar zaten içeriğinin pek farkında olmayacaklar.Böyle bir bakış açısı var.’’

‘Her şeyden önce, iklim kanunu taslağında herhangi bir azaltım hedefi yok. Hangi tarihe kadar ne kadarlık azaltım yapılacağı, 2053te net sıfıra ulaşmanın hedeflendiği, kanunda yok.

 

İklimi değil, Avrupa Birliği (AB) ile ticareti koruma kanunu

‘‘Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerin bazılarında bir iklim kanunu çıktı ve çıkması da gerekir çünkü iklim değişikliği ile mücadele, yani azaltım ve uyum süreçleri kapsamında bazı haklar sınırlanıyor ve düzenleniyor. İklim değişikliği ile mücadele haklarla ilişkin olduğundan, haklar da ancak kanunlarla düzenlenebildiği için bu mücadelenin mutlaka kanunla yapılması gerekir. 

Türkiyede basına yansıyan taslak metin 17 sayfadan oluşuyor. İlk 10 sayfada büyük kelimeler, büyük cümleler var; ancak azaltım hedefi doğrultusunda hiçbir sayı, hiçbir tarih verilmeden, herkese içeriği belli olmayan görevler verilmiş. Bunların içeriğinin belirlenmesi yürütmeye bırakılamaz çünkü kanunun amacı zaten yürütmeyi çerçevelendirmek. Bunların hiçbiri yok. Soyutdiyebileceğimiz, ayrıntıya inmeyen bir kanun taslağı var. Ancak 10. sayfadan sonra oldukça ayrıntılı bir bölüm geliyor, o da emisyon ticaret sistemine ilişkin. Anlıyoruz ki bu kanun, aslında iklim kanunu filan değil. Avrupa Birliğinin, kendisiyle ticaret yapan tüm ülkeleri zorunlu tutacağı Yeşil Mutabakat sisteminin dışında kalmamak ve ticaretin aynen devam edebilmesi için öngörülmüş bir kanun taslağı.’’

‘Anlıyoruz ki bu kanun, aslında iklim kanunu filan değil. Avrupa Birliğinin, kendisiyle ticaret yapan tüm ülkeleri zorunlu tutacağı Yeşil Mutabakat sisteminin dışında kalmamak ve ticaretin aynen devam edebilmesi için öngörülmüş bir kanun taslağı.

 

İklim değişikliği ile mücadelenin çerçevesi netlikle çizilmeli

‘‘Karşılaştırmak gerekirse, örneğin Almanya Anayasa Mahkemesi, Neubauer kararı ile bu konuda çok net kriterler belirledi. Dedi ki, kanunda mutlaka çerçeveyi çizmelisin; emisyon azaltımı için normatif çerçevenin ötesinde, izlenecek politikaları dahi kanunda göstermelisin; hatta 2030dan sonraki politikaları belirleyecek ayrıntıları dahi yazmalısın.’ 

Mecliste kanun yapılırken çerçevenin iyi çizilmesi gerekiyor ki yürütme ona göre iklim değişikliği ile mücadele edebilsin ve etme yükümlülüğünün de altına girsin. Burada ikisi de önemli. Mücadele ederken sınırlar aşılmamalı ve insanlar, hangi haklarının ne şekilde sınırlanabileceğini bilmeliler. İkinci olarak hükümetler, ileri tarihli bir iklim değişikliği için azaltım yapmaya çalışırken oy kaybetmekten korkuyorlar. Bu nedenle parlamentonun iklim kanununda, ilerideki hükümetleri de bağlayacak bir çerçeve çizmesi gerekir. Dolayısıyla kısa erimli ve belirsiz değil, uzun yıllara yayılan, somut, düzenleyici bir işlem olmalı kanun. Bahsettiğimiz Almanya Anayasa Mahkemesi örneğinde; ilerideki hükümetleri de aynı hedefe bağlayacak, yoldan sapmalarını engelleyecek bir kanun yapılması gerektiği söyleniyor. Gerçekten de Almanya parlamentosu, mevcut kanununu bu çerçevede güncellemek zorunda kaldı.’’

 

‘Eğer Bakanlık, nükleer santralleri iklim değişikliği ile mücadele için yapıyorum,derse, o zaman artık nükleer santrallere karşı gelemem. Bu, inanılmaz otoriter bir yaklaşım. ‘Desteklemekle yükümlü olmak,’ ancak Kuzey Kore’de görebileceğimiz bir şey.


Bazı maddelerin AYM
den dönmesi muhtemel

‘‘Bunların yanı sıra, taslakta bazı tehlikeli maddelerin de bulunduğunu düşünüyorum. 3. Maddenin 5, 6 ve 7. fıkraları bence çok sorunlu. Eğer taslak bu şekilde kanunlaşırsa, Anayasa Mahkemesine gitmeleri halinde iptal edilme olasılıkları var. 

3. Maddenin 5. fıkrası şunu söylüyor: 

Kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler; iklim değişikliği ile mücadelede azaltım ve uyum hedeflerinin gerçekleştirilmesi için, planlama araçlarına ve bu Kanunun amacının gerçekleştirilmesi doğrultusunda alınacak tüm tedbirlere ve düzenlemelere uymakla ve bunları uygulamakla ve ayrıca bu kapsamda plan ve projelerini yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygun görüldüğünde yatırım yapacak olan gerçek ve tüzel kişilerin projelerini desteklemekle yükümlüdürler.

Bu fıkrada Türkiyedeki bütün herkes, iklim değişikliği ile ilgili yapılacak tüm eylemleri ve hatta bu kapsamda hareket edecek gerçek ve tüzel kişilerin bütün projelerini desteklemek ile yükümlü tutulmuş. 

Daha açık ifade edeyim; ben veya görevlendirdiğim bir kişi veya kurum, iklim değişikliği ile mücadele adı altında herhangi bir şey yapıyorsa, siz, gerçek kişi de olsanız tüzel kişi de olsanız bu projeleri desteklemekle yükümlüsünüz,deniyor.’’

Artık nükleere karşı gelmek yasak olabilir

‘‘Böyle bir cümleyi ancak Kuzey Korede görebiliriz. Bu kapsamda ben artık nükleer tesislere karşı gelemeyebilirim. Eğer Bakanlık, nükleer santralleri iklim değişikliği ile mücadele için yapıyorum,derse, o zaman artık nükleer santrallere karşı gelemem. Veya bir yere bir baraj yapılmak isteniyor ama tarihi eserleri, bir kültürü veya bir köyü yok edecek; artık karşı çıkamıyoruz. Bu inanılmaz otoriter bir yaklaşım. Desteklemekle yükümlü olmak,gerçekten ancak Kuzey Korede görebileceğimiz bir şey. 

3. Maddenin 6. fıkrası da yetki devri olması nedeniyle sorunlu. Kanunun belirlemesi gereken tedbirler, koordinasyon ve planlama, herhangi bir çerçeve belirlenmeden Cumhurbaşkanlığı’na bırakılmış. Bunun, yasama yetkisinin devri olduğunu ve Anayasaya aykırı olduğunu düşünüyorum. 

Şu, tabii ki olabilirdi: Siz kanunlarla çerçeveyi çizersiniz ve ayrıntıları düzenlemeyi Cumhurbaşkanlığı’na bırakırsınız. Ancak görevlere, tedbirlere, koordinasyona ilişkin hiçbir çerçeve çizmeden Cumhurbaşkanlığı yaparderseniz, bu yetki devridir.’’

Büyüme, iklim değişikliği ile mücadelenin önünde tutuluyor

‘‘Son olarak 3. Maddenin 7. fıkrası da bunun bir iklim kanunu olmadığını gösteren bir düzenleme. Biliyorsunuz Paris Anlaşması gereğince beş senede bir Ulusal Katkı Beyanı veriyoruz. Bu fıkrada şöyle deniyor:

Ulusal Katkı Beyanı’nda ülkenin kalkınma öncelikleri ve özel koşulları göz önünde bulundurulur ve bu çerçevede önlemler alınır.

Yani eğer iklime ilişkin alınan tedbirler ülkenin kalkınmasına aykırı bir şeyler ortaya çıkarıyorsa, bunu kenara koyacağız. Tabii buradaki kalkınmakelimesini büyümeolarak algılıyorum; refah seviyesindeki veya hayat kalitesindeki kalkınma gibi bir algıyla yazıldığını düşünmüyorum. O kalkınmaeğer büyümeanlamındaysa, iklim değişikliği kanununun özü ortadan kaldırılmış oluyor diyebiliriz.’’

 

 

Dr. Serkan Köybaşı, Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde meclis araştırma komisyonları” üzerine yazdığı tezle yüksek lisans ve anayasaların değişmez maddeleri” üzerine yazdığı tezle doktora programını tamamlamıştır.

2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesinde doktor öğretim görevlisi olarak çalışan Köybaşı, burada Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Hukukun Genel İlkeleri, Bireysel Başvuru ve Hayvan Hakları dersleri vermektedir.

2019-2021 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Türk Anayasa Hukukuna Giriş dersini vermiştir.

BAU Hukuk Fakültesi bünyesinde 2022 yılının başında faaliyete geçen Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı kurucu direktörü olan Köybaşı’nın ifade özgürlüğü, vicdanî ret ve hayvan hakları gibi konularda makaleleri bulunmaktadır.

Serkan Köybaşı, yakın zaman önce, doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır. Kitabın genişletilmiş hali İngilizce olarak yakın zamanda Peter Lang yayınevinden yayınalanacaktır.

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo