İklim Masası

Türkiye’de otlaklar verimsizleşiyor, geleneksel hayvancılık gerileyecek

Milyonlarca insanın geçim kaynağı olan geleneksel hayvancılık, iklim değişikliği nedeniyle tehdit altında. Yeni bir çalışmaya göre, Türkiye’nin de dahil olduğu Batı Asya’da kuraklıkların kuvvetlenmesi ve otlakların verimsizleşmesi, geleneksel hayvancılığa zarar verecek. Yerel halkların geçim kaynaklarını destekleyebilmek için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanmak ve uyum önlemleri almak gerekiyor. 
Milyonlarca insanın geçim kaynağı olan geleneksel hayvancılık, iklim değişikliği nedeniyle tehdit altında. Yeni bir çalışmaya göre, Türkiye’nin de dahil olduğu Batı Asya’da kuraklıkların kuvvetlenmesi ve otlakların verimsizleşmesi, geleneksel hayvancılığa zarar verecek. Yerel halkların geçim kaynaklarını destekleyebilmek için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanmak ve uyum önlemleri almak gerekiyor. 
Yayınlanma Tarihi: 20/05/2024
Kategori: ,

Kuraklıkların güçlenmesi ve otlakların verimsizleşmesi, 420 milyondan fazla hayvanın beslenmesini ve hayvancılık yapan milyonlarca insanın geçimini sağlayan Avrasya otlaklarını tehdit ediyor. Yeni yapılan bir çalışma, hayatını geleneksel hayvancılık ile idame ettiren milyonlarca insanın geçiminin de risk altında olduğunu gösteriyor.

Dr. Banzragch Nandintsetseg öncülüğünde altı ülkeden (Çin, Japonya, Moğolistan, Almanya, Fransa ve Türkiye) bilim insanları tarafından yürütülen ve yazarları arasında bulunduğum çalışma, Türkiye’de otlakların giderek verimsizleşmesi ve kuraklıkların kuvvetlenmesi nedeniyle hayvancılığın risk altına gireceğini öngörüyor. Orta ve Doğu Asya’daki riskler ise, yalnızca otlakların verimsizleşmesine bağlı olarak artacak.

Geleneksel hayvancılığın iklim değişikliğinin bu olumsuz sonuçlarına uyum sağlayabilmesi, yerel halkların geçim kaynaklarını destekleyebilmek için oldukça önemli. Bunun için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanmak ve uyum önlemlerini teşvik etmek gerekiyor. Çalışma kapsamında önerdiğimiz tedbirler arasında çeşitli yönetim iyileştirme yöntemleri; geçim kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve pazarlara erişimin sağlanması gibi sosyal dönüşüm adımları; ayrıca kırılganlığı değerlendirmek için izleme sistemleri kurulması gibi kapasite geliştirme yöntemleri yer alıyor.

 

Türkiye’de otlakların giderek verimsizleşmesi ve kuraklıkların kuvvetlenmesi nedeniyle geleneksel hayvancılık risk altına girebilir. (Fotoğraf: MARAG/ILRI, Flickr)

 

Türkiye meralarının yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma var

Kara alanlarının yüzde 40’ını oluşturan meralar, hayvan yemi temin etmenin yanı sıra biyoçeşitlilik sağlayan ve karbon depolayan önemli bir ekosistem. 2019 yılı verilerine göre Avrasya’nın otlakları, 420 milyondan fazla hayvanın doğrudan ya da dolaylı beslenmesini sağlıyor. Ayrıca özellikle kırsal kesimde, hayvancılıkla geçinen milyonlarca insana destek oluyor. Diğer taraftan meralar, iklim değişikliği ve değişkenliği açısından da en kırılgan ekosistemler arasında yer alıyor.

Pastoralistler, biriktirdikleri geleneksel ekolojik bilgi sayesinde binlerce yıl boyunca kuraklık gibi, iklimin değişkenliğinden kaynaklanan tehlikelere karşı kendilerini koruyabildiler. Fakat son zamanlarda iklimsel tehlikelerin artması, meralık alanların azalması ve sosyoekonomik baskılar, pastoralistlerin hareketliliğini olumsuz etkiledi. Örneğin Türkiye’de, meraların yaklaşık yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma yaşandı. 2003 yılından itibaren tarım teşviklerinin yeniden düzenlenmesi ve özellikle yerleşik tarımın desteklenmesi ile birlikte, çiftlik hayvanlarının sayısında büyük artış yaşandı. Mera kullanımında devlet regülasyonlarının artması da pastoralistleri hem kuraklıklar hem de sosyoekonomik değişimler karşısında daha kırılgan kılan bir diğer unsur oldu. Bugün sürü hareketliliği epey artmış durumda; daha uygun mera arayışındaki pastoralistler, giderek daha uzun mesafeler katetmek zorunda kalıyor.

 

Türkiye’de, meraların yaklaşık yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma yaşandı. (Fotoğraf: Michael Chu, Flickr)

 

Ekonomik ve sosyopolitik değişimler nedeniyle 1990lı yıllarda Türkiye’den Moğolistan’a kadar ülkelerde, hayvan sayısında ciddi bir azalma gözlendi. Ancak son 20 yıldır, sayıların yeniden hızla arttığını gözlemliyoruz. Bu artış, meralar üzerindeki baskıyı da artırdı. Diğer yandan, gittikçe sıklaşan ve kuvvetlenen kuraklıklar da meraların verimliliğinde azalmaya yol açtı. Yeterli otlatma yapılamaması, hayvanların yeterli kiloya ulaşamamalarına sebep oldu. Yine verimlilik azlığı nedeniyle pastoralistler, hayvanlarını kışın beslemelerine yetecek ölçüde yem toplayamadılar. Bir araya gelen bu sosyoekonomik ve iklimsel şoklar, pastoralistler arasında yoksulluğun ve işsizliğin artmasına yol açtı ve onları, alternatif geçim kaynakları arayışı içinde, kırsal alanlardan kentlere göç etmeye yöneltti.

Bütün bu gelişmeler, hayvancılık ile uğraşanların sayısında yıldan yıla bir azalmaya yol açıyor ve hayvancılığın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Gelecekte kuraklıkların daha sık ve daha şiddetli olacağına yönelik öngörüler de, pastoralistlerin ve geleneksel hayvancılığın durumunun daha da kötüleşebileceğine işaret ediyor.

‘Tehlikeli kuraklıkların sıklığı, süresi ve şiddeti, küresel ısınmayı sınırlandırmakta ne ölçüde başarılı olduğumuza bağlı olarak değişecek. Emisyonların hızla artmaya devam ettiği ve küresel ısınmanın 3,6°C ve üzerinde gerçekleştiği bir senaryoda, özellikle Batı’da önemli artışlar öngörülüyor.
 

Tehlikeli kuraklıkların geleceği, izlenecek politikalara bağlı

Biz de bu çalışmamızda, Avrasya otlaklarının gelecekteki kuraklık riskini ve mera verimliliğindeki olasılı değişiklikleri belirlemek için bir risk analizi yaptık. Bunun için ekosistem odaklı bir olasılıksal risk analizi (PRA) yöntemi uyguladık ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ilgili tanımlamalarına sadık kaldık. Bu çerçevede ‘risk’, beklenen kayıpları ifade ediyor ve ‘tehlike’ ile ‘kırılganlık’ bileşenlerinin çarpımı ile hesaplanıyor. ‘Tehlike’, zarar verici olabilecek bir olayın, bizim örneğimizde şiddetli kuraklığın, oluşma ihtimalini ifade ediyor. ‘Kırılganlık’ ise, olayın meydana gelmesi durumunda ortaya çıkan kayıp miktarı ile ilgili. Bu çalışmada, normal ve kurak yıllar arasındaki mera verimliliği farkını anlatıyor. Kırılganlığın hesaplanabilmesi için Avrasya’nın otlaklarının vejetasyon üretkenliğine dair simülasyonlar yapıldı. Bu simülasyonlarda, ikisi kötümser (karbondioksit emisyonlarının yüzyıl ortasında iki katına çıktığı SSP5-8.5 ve yüzyıl sonunda iki katına çıktığı SSP3-7.0), biri iyimser (2050’de net sıfır emisyona ulaşılan SSP1-2.6) olmak üzere üç farklı emisyon senaryosunun yağış ve sıcaklık çıktıları kullanıldı.

1985-2014 yılları için gerçekleştirilen analizler, Avrasya otlaklarının tehlikeli kuraklığa olan kırılganlığının kuzeye doğru arttığını gösteriyor. Buna karşın, tehlikeli kuraklık olasılığı, güney kesimlerde daha yüksek. Geleceğe yönelik projeksiyonlar ise incelenen alanların tümünde sıcaklıkların artacağına işaret ediyor. Diğer yandan yağışlar, Türkiye’nin de bulunduğu Batı Asya’da azalırken, Doğu Asya’da az da olsa artacak. 

Mera verimliliğine yönelik kuraklık söz konusu olduğunda ise bütün senaryolar, riskin Avrasya genelinde artacağı bir geleceğe işaret ediyor. (Fotoğraf: Michael Chu, Flickr)


Tehlikeli kuraklıkların sıklığı, süresi ve şiddeti ise küresel ısınmayı sınırlandırmakta ne ölçüde başarılı olduğumuza bağlı olarak değişecek: Yüzyıl ortasında net sıfır emisyona erişilen ve küresel ısınmanın 2°C’nin altında tutulduğu bir senaryoda, tehlikeli kuraklıkların sıklığında, süresinde ve şiddetinde önemli bir değişiklik beklenmiyor. Emisyonların hızla artmaya devam ettiği ve küresel ısınmanın 3.6°C ve üzerinde gerçekleştiği bir gelecekte ise özellikle Batı’da önemli artışlar öngörülüyor. 

Mera verimliliğine yönelik kuraklık söz konusu olduğunda ise bütün senaryolar, riskin Avrasya genelinde artacağı bir geleceğe işaret ediyor. Çalışmanın bulgularına göre bu, yalnızca bir büyüklük artışı olmayacak, yüzde 60 civarında bir alansal artış da gerçekleşecek. Doğu Asya’daki risk artışı, otlakların kuraklıklar karşısında daha kırılgan hale gelmesi ile ilişkili iken, Batı Asya’da ayrıca tehlikeli kuraklıkların olasılığındaki artış da etkili olacak. 

‘Tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları değişkenliklerin etkilerini hafifletmeye çalışan pastoralistlerin, saman ve yem depolama, sürü hareketliliği düzenleme, hayvan ve kaynak çeşitlendirme, otlak paylaşımı, yardımlaşma ve bilgi paylaşımı gibi çeşitli baş etme yöntemleri bulunuyor. Bu bilgi birikimi, uyum önlemlerinin tasarlanması için değerli bir başlangıç noktası olabilir.

 

Uyum için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanılmalı

Geleneksel hayvancılığın, iklim değişikliğinin bu öngörülen sonuçlarına uyumu, yerel halkın geçim kaynaklarının desteklenmesi açısından büyük önem taşıyor. Hayvancılık ve göçebe hayvancılık, Avrasya otlaklarında uzun bir geçmişe sahip. İklimin karasallığı ve yıldan yıla değişkenliği nedeniyle karşı karşıya kalınan yem teminindeki değişikliğin nasıl yönetilebileceğine dair geleneksel ekolojik bilgi birikimi söz konusu. Tüm bu birikim, uyum önlemlerinin tasarlanması için değerli bir başlangıç noktası olabilir.

Tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları değişkenliklerin etkilerini hafifletmeye çalışan pastoralistlerin, saman ve yem depolama, sürü hareketliliği düzenleme, hayvan ve kaynak çeşitlendirme, otlak paylaşımı, yardımlaşma ve bilgi paylaşımı gibi çeşitli baş etme yöntemleri bulunuyor. Ne var ki süregelen çevresel, politik ve sosyoekonomik marjinalleşme; kuraklıkla ve iklimsel şoklarla baş etme becerilerini de zayıflattı. Bu nedenle, geçmişte oldukça değişken bir iklimi tolere edebilmiş olsalar da pastoralistlerin, gelecekteki tehlikeli kuraklıklara uyum sağlamada zorlanacakları söylenebilir. Bunun başlıca sebebi, uyum kapasitelerindeki azalmanın yanı sıra, iklim değişikliğinin hızının ve büyüklüğünün, geleneksel tecrübeler dahilinde baş edilebilecek seviyelerin üzerine çıkması. 

Hem mera veriminin artırılması hem de meranın verimli kullanılmasının sağlanması mühim. Ayrıca meralardaki bozulmalar kontrol edilmeli ve mümkün olduğu ölçüde tersine çevrilmeye uğraşılmalı. Tabii ki meraların korunması, başlı başına bir gereklilik. (Stevie Mann, Flickr)

 

Çözümler: Daha iyi yönetim, sosyal dönüşüm ve kapasite geliştirme

Bu çalışma kapsamında, pek çok bilimsel makale, rapor ve yayından yola çıkılarak kapsamlı bir ‘‘pastoralist uyum önlemleri’’ tablosu oluşturuldu. Önerilen önlemlerin büyük çoğunluğu; rezerv oluşturma, dönüşümlü otlatma, rehabilitasyona imkan sağlayacak sürü hareketi, sürü sayılarının düzenlenmesi ve acil durum meralarının korunması gibi, mevcut geleneksel ekolojik bilgi birikimi üzerine kurulu tavsiyeler. Ancak bunlara ilaveten, yönetimin iyileştirilmesi, sosyal dönüşüm, kapasite geliştirme ve politika reformu çabaları yoluyla uyum sağlamaya yönelik stratejiler de sunuluyor.

  • Yönetim iyileştirme önlemleri arasında, dönüşümlü otlatma yoluyla mera korumasının ve restorasyonun artırılması, stok oranlarının mera kapasitesiyle eşleştirilmesi, kuraklığa dayanıklı hayvan türlerinin teşvik edilmesi ve yem rezervlerinin artırılması gibi yöntemler yer alıyor. Bu adıma, çitleme, gübreleme, tohumlama ve sulama yoluyla saman hasadının artırılması ve kuraklığa daha dayanıklı yem türlerinin ekilmesi gibi doğa tabanlı çözümler de dahil edilebilir.

  • Sosyal dönüşümlerle ilgili tedbirler arasında ise geçim kaynaklarının çeşitlendirilmesi, pazarlara erişim sağlanması ve topluluklar arasında işbirliğinin teşvik edilmesi yer alıyor. Örneğin birçok ülkede, yeni nesil çobanları teşvik etmek için çeşitli adımlar atılıyor.

  • Kapasite geliştirme önlemleri ise kuraklığa karşı kırılganlığı değerlendirmek için izleme sistemleri kurma ve bilgi paylaşımında bulunma ihtiyacını kapsıyor. Erken uyarı sistemi ve benzeri risk yönetimi araçlarının kullanımı, bu çerçevede düşünülebilir.

Tüm bu uyum önlemlerine, altyapıyı, ulaşımı, bilgiyi, teknolojiyi ve kurumsal kapasiteyi geliştirmeyi hedefleyen; araştırmayı ve eğitimi genişleten; risk ve sigorta fonlarına, acil yardıma ve risk azaltmaya odaklanan; adil ve şeffaf doğal kaynak yönetimi kuralları oluşturan politika reformları eşlik etmeli.

‘Türkiye’nin, hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltmaya yönelik tecrübelere öncelik vermesi gerekiyor.
 

Hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltacak tedbirler gerekiyor

Çalışmamız, gelecekte hem tehlikeli kuraklık hem de mera kırılganlığı açısından yüksek riske maruz kalacak Türkiye için de uyum önlemleri öneriyor.

Türkiye’nin, hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltmaya yönelik tecrübelere öncelik vermesi gerekiyor. Bu çerçevede, mera alanlarının yönetimi önem taşıyor. Hem mera veriminin artırılması hem de meranın verimli kullanılmasının sağlanması mühim. Ayrıca meralardaki bozulmalar kontrol edilmeli ve mümkün olduğu ölçüde tersine çevrilmeye uğraşılmalı. Tabii ki meraların korunması, başlı başına bir gereklilik. Ayrıca sürü sayısının meraların taşıma kapasitesine uygun şekilde ayarlanması ve sürü hareketliliğinin sağlanması için kamu ve özel, ilgili tüm kurumların güçlendirilmesine yönelik önlemlerin uygulamaya konması önemli.

Kuraklaşmanın artacağı yerlerde su kaynaklarının korunması, modern su tasarrufu tekniklerinin yaygın olarak kullanımın sağlanması ve kuraklığa dayanıklı türlerin geliştirilmesi, atılması gereken diğer adımlar. Bunların yanı sıra Türkiye’nin yem arzını ve rezervini de artırması gerekiyor. Ayrıca erken uyarı, eylem ve hazırlık sisteminin yanı sıra sigorta ve yardım sistemini de güçlendirerek risk yönetimine ağırlık verilmesi önem taşıyor. 


Kaynak Makale:
Nandintsetseg, B., Chang, J., Sen, O.L. et al. Future drought risk and adaptation of pastoralism in Eurasian rangelands. npj Clim Atmos Sci 7, 82 (2024). https://doi.org/10.1038/s41612-024-00624-2



 

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen | senomer@itu.edu.tr

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. İklim modellemesi, iklim değişikliği ve değişkenliği konularında uzmandır. Türkiye’de gerçekleştirilen ilk iklim değişikliği modelleme çalışmalarına modelleme tecrübesi ile katkı vermiştir. 

Lisans eğitimini İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nde (1986-1990), yüksek lisans ve doktora eğitimlerini ise Arizona Üniversitesi Hidroloji ve Su Kaynakları Bölümü’nde (1994-2000) tamamlamıştır. 


1992-1993 yıllarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde Meteoroloji Mühendisi olarak çalışmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitimi ve NASA Earth System Science bursiyeridir. 2000-2003 yılları arası Hawaii Üniversitesi Uluslararası Pasifik Araştırma Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacısı ve 2012-2013 yıllarında Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mercator-İPM araştırmacısı olarak çalışmalarda bulunmuştur.


NSF, NASA, Avrupa Birliği, UNDP-Türkiye ve TÜBİTAK destekli pek çok projede yürütücü veya araştırmacı olarak yer almıştır. Ormansızlaşma, kentleşme ve tarımsal genişlemenin yanı sıra sera gazı emisyonlarındaki artışın iklim ve su kaynaklarına etkileri üzerine çalışmaları vardır. İklimin değişkenliği ve El Niño/La Niña gibi olayların bölgemize olan etkilerini araştıran ve Küresel İklim Modelleme kültürünün ülkemizde oluşması için öncü çalışmalara imza atmaktadır. İklim değişikliğinin hayvancılık, enerji üretimi ve ormanlara etkilerine yönelik çalışmalara da katkı vermektedir. Bu konularda çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını vardır.


Uzmanlık Alanları: İklim değişikliği; İklimin değişkenliği; Risk analizi ve adaptasyon; Hidrometeoroloji; Hidroklimatoloji; Bölgesel ve küresel iklim modelleme

Kuraklıkların güçlenmesi ve otlakların verimsizleşmesi, 420 milyondan fazla hayvanın beslenmesini ve hayvancılık yapan milyonlarca insanın geçimini sağlayan Avrasya otlaklarını tehdit ediyor. Yeni yapılan bir çalışma, hayatını geleneksel hayvancılık ile idame ettiren milyonlarca insanın geçiminin de risk altında olduğunu gösteriyor.

Dr. Banzragch Nandintsetseg öncülüğünde altı ülkeden (Çin, Japonya, Moğolistan, Almanya, Fransa ve Türkiye) bilim insanları tarafından yürütülen ve yazarları arasında bulunduğum çalışma, Türkiye’de otlakların giderek verimsizleşmesi ve kuraklıkların kuvvetlenmesi nedeniyle hayvancılığın risk altına gireceğini öngörüyor. Orta ve Doğu Asya’daki riskler ise, yalnızca otlakların verimsizleşmesine bağlı olarak artacak.

Geleneksel hayvancılığın iklim değişikliğinin bu olumsuz sonuçlarına uyum sağlayabilmesi, yerel halkların geçim kaynaklarını destekleyebilmek için oldukça önemli. Bunun için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanmak ve uyum önlemlerini teşvik etmek gerekiyor. Çalışma kapsamında önerdiğimiz tedbirler arasında çeşitli yönetim iyileştirme yöntemleri; geçim kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve pazarlara erişimin sağlanması gibi sosyal dönüşüm adımları; ayrıca kırılganlığı değerlendirmek için izleme sistemleri kurulması gibi kapasite geliştirme yöntemleri yer alıyor.

 

Türkiye’de otlakların giderek verimsizleşmesi ve kuraklıkların kuvvetlenmesi nedeniyle geleneksel hayvancılık risk altına girebilir. (Fotoğraf: MARAG/ILRI, Flickr)

 

Türkiye meralarının yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma var

Kara alanlarının yüzde 40’ını oluşturan meralar, hayvan yemi temin etmenin yanı sıra biyoçeşitlilik sağlayan ve karbon depolayan önemli bir ekosistem. 2019 yılı verilerine göre Avrasya’nın otlakları, 420 milyondan fazla hayvanın doğrudan ya da dolaylı beslenmesini sağlıyor. Ayrıca özellikle kırsal kesimde, hayvancılıkla geçinen milyonlarca insana destek oluyor. Diğer taraftan meralar, iklim değişikliği ve değişkenliği açısından da en kırılgan ekosistemler arasında yer alıyor.

Pastoralistler, biriktirdikleri geleneksel ekolojik bilgi sayesinde binlerce yıl boyunca kuraklık gibi, iklimin değişkenliğinden kaynaklanan tehlikelere karşı kendilerini koruyabildiler. Fakat son zamanlarda iklimsel tehlikelerin artması, meralık alanların azalması ve sosyoekonomik baskılar, pastoralistlerin hareketliliğini olumsuz etkiledi. Örneğin Türkiye’de, meraların yaklaşık yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma yaşandı. 2003 yılından itibaren tarım teşviklerinin yeniden düzenlenmesi ve özellikle yerleşik tarımın desteklenmesi ile birlikte, çiftlik hayvanlarının sayısında büyük artış yaşandı. Mera kullanımında devlet regülasyonlarının artması da pastoralistleri hem kuraklıklar hem de sosyoekonomik değişimler karşısında daha kırılgan kılan bir diğer unsur oldu. Bugün sürü hareketliliği epey artmış durumda; daha uygun mera arayışındaki pastoralistler, giderek daha uzun mesafeler katetmek zorunda kalıyor.

 

Türkiye’de, meraların yaklaşık yüzde 64’ünde verimsizleşme ve bozulma yaşandı. (Fotoğraf: Michael Chu, Flickr)

 

Ekonomik ve sosyopolitik değişimler nedeniyle 1990lı yıllarda Türkiye’den Moğolistan’a kadar ülkelerde, hayvan sayısında ciddi bir azalma gözlendi. Ancak son 20 yıldır, sayıların yeniden hızla arttığını gözlemliyoruz. Bu artış, meralar üzerindeki baskıyı da artırdı. Diğer yandan, gittikçe sıklaşan ve kuvvetlenen kuraklıklar da meraların verimliliğinde azalmaya yol açtı. Yeterli otlatma yapılamaması, hayvanların yeterli kiloya ulaşamamalarına sebep oldu. Yine verimlilik azlığı nedeniyle pastoralistler, hayvanlarını kışın beslemelerine yetecek ölçüde yem toplayamadılar. Bir araya gelen bu sosyoekonomik ve iklimsel şoklar, pastoralistler arasında yoksulluğun ve işsizliğin artmasına yol açtı ve onları, alternatif geçim kaynakları arayışı içinde, kırsal alanlardan kentlere göç etmeye yöneltti.

Bütün bu gelişmeler, hayvancılık ile uğraşanların sayısında yıldan yıla bir azalmaya yol açıyor ve hayvancılığın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Gelecekte kuraklıkların daha sık ve daha şiddetli olacağına yönelik öngörüler de, pastoralistlerin ve geleneksel hayvancılığın durumunun daha da kötüleşebileceğine işaret ediyor.

‘Tehlikeli kuraklıkların sıklığı, süresi ve şiddeti, küresel ısınmayı sınırlandırmakta ne ölçüde başarılı olduğumuza bağlı olarak değişecek. Emisyonların hızla artmaya devam ettiği ve küresel ısınmanın 3,6°C ve üzerinde gerçekleştiği bir senaryoda, özellikle Batı’da önemli artışlar öngörülüyor.
 

Tehlikeli kuraklıkların geleceği, izlenecek politikalara bağlı

Biz de bu çalışmamızda, Avrasya otlaklarının gelecekteki kuraklık riskini ve mera verimliliğindeki olasılı değişiklikleri belirlemek için bir risk analizi yaptık. Bunun için ekosistem odaklı bir olasılıksal risk analizi (PRA) yöntemi uyguladık ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ilgili tanımlamalarına sadık kaldık. Bu çerçevede ‘risk’, beklenen kayıpları ifade ediyor ve ‘tehlike’ ile ‘kırılganlık’ bileşenlerinin çarpımı ile hesaplanıyor. ‘Tehlike’, zarar verici olabilecek bir olayın, bizim örneğimizde şiddetli kuraklığın, oluşma ihtimalini ifade ediyor. ‘Kırılganlık’ ise, olayın meydana gelmesi durumunda ortaya çıkan kayıp miktarı ile ilgili. Bu çalışmada, normal ve kurak yıllar arasındaki mera verimliliği farkını anlatıyor. Kırılganlığın hesaplanabilmesi için Avrasya’nın otlaklarının vejetasyon üretkenliğine dair simülasyonlar yapıldı. Bu simülasyonlarda, ikisi kötümser (karbondioksit emisyonlarının yüzyıl ortasında iki katına çıktığı SSP5-8.5 ve yüzyıl sonunda iki katına çıktığı SSP3-7.0), biri iyimser (2050’de net sıfır emisyona ulaşılan SSP1-2.6) olmak üzere üç farklı emisyon senaryosunun yağış ve sıcaklık çıktıları kullanıldı.

1985-2014 yılları için gerçekleştirilen analizler, Avrasya otlaklarının tehlikeli kuraklığa olan kırılganlığının kuzeye doğru arttığını gösteriyor. Buna karşın, tehlikeli kuraklık olasılığı, güney kesimlerde daha yüksek. Geleceğe yönelik projeksiyonlar ise incelenen alanların tümünde sıcaklıkların artacağına işaret ediyor. Diğer yandan yağışlar, Türkiye’nin de bulunduğu Batı Asya’da azalırken, Doğu Asya’da az da olsa artacak. 

Mera verimliliğine yönelik kuraklık söz konusu olduğunda ise bütün senaryolar, riskin Avrasya genelinde artacağı bir geleceğe işaret ediyor. (Fotoğraf: Michael Chu, Flickr)


Tehlikeli kuraklıkların sıklığı, süresi ve şiddeti ise küresel ısınmayı sınırlandırmakta ne ölçüde başarılı olduğumuza bağlı olarak değişecek: Yüzyıl ortasında net sıfır emisyona erişilen ve küresel ısınmanın 2°C’nin altında tutulduğu bir senaryoda, tehlikeli kuraklıkların sıklığında, süresinde ve şiddetinde önemli bir değişiklik beklenmiyor. Emisyonların hızla artmaya devam ettiği ve küresel ısınmanın 3.6°C ve üzerinde gerçekleştiği bir gelecekte ise özellikle Batı’da önemli artışlar öngörülüyor. 

Mera verimliliğine yönelik kuraklık söz konusu olduğunda ise bütün senaryolar, riskin Avrasya genelinde artacağı bir geleceğe işaret ediyor. Çalışmanın bulgularına göre bu, yalnızca bir büyüklük artışı olmayacak, yüzde 60 civarında bir alansal artış da gerçekleşecek. Doğu Asya’daki risk artışı, otlakların kuraklıklar karşısında daha kırılgan hale gelmesi ile ilişkili iken, Batı Asya’da ayrıca tehlikeli kuraklıkların olasılığındaki artış da etkili olacak. 

‘Tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları değişkenliklerin etkilerini hafifletmeye çalışan pastoralistlerin, saman ve yem depolama, sürü hareketliliği düzenleme, hayvan ve kaynak çeşitlendirme, otlak paylaşımı, yardımlaşma ve bilgi paylaşımı gibi çeşitli baş etme yöntemleri bulunuyor. Bu bilgi birikimi, uyum önlemlerinin tasarlanması için değerli bir başlangıç noktası olabilir.

 

Uyum için geleneksel ekolojik bilgi birikiminden faydalanılmalı

Geleneksel hayvancılığın, iklim değişikliğinin bu öngörülen sonuçlarına uyumu, yerel halkın geçim kaynaklarının desteklenmesi açısından büyük önem taşıyor. Hayvancılık ve göçebe hayvancılık, Avrasya otlaklarında uzun bir geçmişe sahip. İklimin karasallığı ve yıldan yıla değişkenliği nedeniyle karşı karşıya kalınan yem teminindeki değişikliğin nasıl yönetilebileceğine dair geleneksel ekolojik bilgi birikimi söz konusu. Tüm bu birikim, uyum önlemlerinin tasarlanması için değerli bir başlangıç noktası olabilir.

Tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları değişkenliklerin etkilerini hafifletmeye çalışan pastoralistlerin, saman ve yem depolama, sürü hareketliliği düzenleme, hayvan ve kaynak çeşitlendirme, otlak paylaşımı, yardımlaşma ve bilgi paylaşımı gibi çeşitli baş etme yöntemleri bulunuyor. Ne var ki süregelen çevresel, politik ve sosyoekonomik marjinalleşme; kuraklıkla ve iklimsel şoklarla baş etme becerilerini de zayıflattı. Bu nedenle, geçmişte oldukça değişken bir iklimi tolere edebilmiş olsalar da pastoralistlerin, gelecekteki tehlikeli kuraklıklara uyum sağlamada zorlanacakları söylenebilir. Bunun başlıca sebebi, uyum kapasitelerindeki azalmanın yanı sıra, iklim değişikliğinin hızının ve büyüklüğünün, geleneksel tecrübeler dahilinde baş edilebilecek seviyelerin üzerine çıkması. 

Hem mera veriminin artırılması hem de meranın verimli kullanılmasının sağlanması mühim. Ayrıca meralardaki bozulmalar kontrol edilmeli ve mümkün olduğu ölçüde tersine çevrilmeye uğraşılmalı. Tabii ki meraların korunması, başlı başına bir gereklilik. (Stevie Mann, Flickr)

 

Çözümler: Daha iyi yönetim, sosyal dönüşüm ve kapasite geliştirme

Bu çalışma kapsamında, pek çok bilimsel makale, rapor ve yayından yola çıkılarak kapsamlı bir ‘‘pastoralist uyum önlemleri’’ tablosu oluşturuldu. Önerilen önlemlerin büyük çoğunluğu; rezerv oluşturma, dönüşümlü otlatma, rehabilitasyona imkan sağlayacak sürü hareketi, sürü sayılarının düzenlenmesi ve acil durum meralarının korunması gibi, mevcut geleneksel ekolojik bilgi birikimi üzerine kurulu tavsiyeler. Ancak bunlara ilaveten, yönetimin iyileştirilmesi, sosyal dönüşüm, kapasite geliştirme ve politika reformu çabaları yoluyla uyum sağlamaya yönelik stratejiler de sunuluyor.

  • Yönetim iyileştirme önlemleri arasında, dönüşümlü otlatma yoluyla mera korumasının ve restorasyonun artırılması, stok oranlarının mera kapasitesiyle eşleştirilmesi, kuraklığa dayanıklı hayvan türlerinin teşvik edilmesi ve yem rezervlerinin artırılması gibi yöntemler yer alıyor. Bu adıma, çitleme, gübreleme, tohumlama ve sulama yoluyla saman hasadının artırılması ve kuraklığa daha dayanıklı yem türlerinin ekilmesi gibi doğa tabanlı çözümler de dahil edilebilir.

  • Sosyal dönüşümlerle ilgili tedbirler arasında ise geçim kaynaklarının çeşitlendirilmesi, pazarlara erişim sağlanması ve topluluklar arasında işbirliğinin teşvik edilmesi yer alıyor. Örneğin birçok ülkede, yeni nesil çobanları teşvik etmek için çeşitli adımlar atılıyor.

  • Kapasite geliştirme önlemleri ise kuraklığa karşı kırılganlığı değerlendirmek için izleme sistemleri kurma ve bilgi paylaşımında bulunma ihtiyacını kapsıyor. Erken uyarı sistemi ve benzeri risk yönetimi araçlarının kullanımı, bu çerçevede düşünülebilir.

Tüm bu uyum önlemlerine, altyapıyı, ulaşımı, bilgiyi, teknolojiyi ve kurumsal kapasiteyi geliştirmeyi hedefleyen; araştırmayı ve eğitimi genişleten; risk ve sigorta fonlarına, acil yardıma ve risk azaltmaya odaklanan; adil ve şeffaf doğal kaynak yönetimi kuralları oluşturan politika reformları eşlik etmeli.

‘Türkiye’nin, hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltmaya yönelik tecrübelere öncelik vermesi gerekiyor.
 

Hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltacak tedbirler gerekiyor

Çalışmamız, gelecekte hem tehlikeli kuraklık hem de mera kırılganlığı açısından yüksek riske maruz kalacak Türkiye için de uyum önlemleri öneriyor.

Türkiye’nin, hayvancılıkla uğraşanların kırılganlığını azaltmaya yönelik tecrübelere öncelik vermesi gerekiyor. Bu çerçevede, mera alanlarının yönetimi önem taşıyor. Hem mera veriminin artırılması hem de meranın verimli kullanılmasının sağlanması mühim. Ayrıca meralardaki bozulmalar kontrol edilmeli ve mümkün olduğu ölçüde tersine çevrilmeye uğraşılmalı. Tabii ki meraların korunması, başlı başına bir gereklilik. Ayrıca sürü sayısının meraların taşıma kapasitesine uygun şekilde ayarlanması ve sürü hareketliliğinin sağlanması için kamu ve özel, ilgili tüm kurumların güçlendirilmesine yönelik önlemlerin uygulamaya konması önemli.

Kuraklaşmanın artacağı yerlerde su kaynaklarının korunması, modern su tasarrufu tekniklerinin yaygın olarak kullanımın sağlanması ve kuraklığa dayanıklı türlerin geliştirilmesi, atılması gereken diğer adımlar. Bunların yanı sıra Türkiye’nin yem arzını ve rezervini de artırması gerekiyor. Ayrıca erken uyarı, eylem ve hazırlık sisteminin yanı sıra sigorta ve yardım sistemini de güçlendirerek risk yönetimine ağırlık verilmesi önem taşıyor. 


Kaynak Makale:
Nandintsetseg, B., Chang, J., Sen, O.L. et al. Future drought risk and adaptation of pastoralism in Eurasian rangelands. npj Clim Atmos Sci 7, 82 (2024). https://doi.org/10.1038/s41612-024-00624-2



 

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen | senomer@itu.edu.tr

Prof. Dr. Ömer Lütfi Şen, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. İklim modellemesi, iklim değişikliği ve değişkenliği konularında uzmandır. Türkiye’de gerçekleştirilen ilk iklim değişikliği modelleme çalışmalarına modelleme tecrübesi ile katkı vermiştir. 

Lisans eğitimini İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nde (1986-1990), yüksek lisans ve doktora eğitimlerini ise Arizona Üniversitesi Hidroloji ve Su Kaynakları Bölümü’nde (1994-2000) tamamlamıştır. 


1992-1993 yıllarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde Meteoroloji Mühendisi olarak çalışmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitimi ve NASA Earth System Science bursiyeridir. 2000-2003 yılları arası Hawaii Üniversitesi Uluslararası Pasifik Araştırma Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacısı ve 2012-2013 yıllarında Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde Mercator-İPM araştırmacısı olarak çalışmalarda bulunmuştur.


NSF, NASA, Avrupa Birliği, UNDP-Türkiye ve TÜBİTAK destekli pek çok projede yürütücü veya araştırmacı olarak yer almıştır. Ormansızlaşma, kentleşme ve tarımsal genişlemenin yanı sıra sera gazı emisyonlarındaki artışın iklim ve su kaynaklarına etkileri üzerine çalışmaları vardır. İklimin değişkenliği ve El Niño/La Niña gibi olayların bölgemize olan etkilerini araştıran ve Küresel İklim Modelleme kültürünün ülkemizde oluşması için öncü çalışmalara imza atmaktadır. İklim değişikliğinin hayvancılık, enerji üretimi ve ormanlara etkilerine yönelik çalışmalara da katkı vermektedir. Bu konularda çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını vardır.


Uzmanlık Alanları: İklim değişikliği; İklimin değişkenliği; Risk analizi ve adaptasyon; Hidrometeoroloji; Hidroklimatoloji; Bölgesel ve küresel iklim modelleme

İlgili Yazılar

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Bonn İklim Müzakereleri hayalkırıklığı ile sona erdi

3-13 Haziran tarihleri arasında Bonn’da düzenlenen SB60 müzakereleri, COP28’i takiben iklim eylemlerinin nasıl ilerleyeceğini anlamak ve COP29’a dair öngörülerde bulunabilmek için önem taşıyordu. Ancak toplantılarda ‘klasikleşmiş iklim müzakereleri oyunu’ devam etti, taraflar hemen hemen hiçbir önemli konuda uzlaşamadı. Fosil yakıtlardan çıkış konusu geçiştirildi ve gelişmiş devletler, iklim finansmanı sağlama konusunda sorumluluk almaktan kaçındı. Özetle, finansmana ve eyleme geçmeye dair tüm hususlar tabiri caizse ‘askıya alındı’.

Avrupa kamuoyu ‘iklim yorgunu’ değil

Seçim kampanyası sürecinde iklim değişikliği şüpheciliğini gündemde tutan aşırı sağ partilerin oylarını artırması, Avrupa Birliği iklim politikalarının geleceği konusunda endişe yarattı. Ancak uzmanlar, sağa kaymaya karşın merkezin tutunduğuna dikkat çekiyorlar. Seçim öncesinde Almanya, Fransa ve Polonya’da yapılan bir çalışma ise, Avrupa’da ‘iklim yorgunluğu’ yaşandığına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığına işaret ediyor. Çalışmanın sonuçlarına göre üç ülkede de vatandaşların çoğunluğu, iklim değişikliği konusunda endişeli ve güçlü iklim politikalarını destekliyor. İklim değişikliğine şüpheci yaklaşan azınlık ise aşırı sağ parti destekçileri tarafından domine ediliyor.

‘Avrupa’da iklim şüphecilerinin sayısı sınırlı’

Aşırı sağ partiler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy oranlarını önemli ölçüde artırarak dikkat çektiler. Kampanya sürecinde bu partilerin önemli gündem maddelerinden biri de iklim politikalarıydı; bu nedenle, seçim sonuçlarının Avrupa Birliği iklim politikalarını ne şekilde etkileyeceği merak konusu. Ancak uzmanlara göre aşırı sağ partilerin iklim değişikliği konusundaki görüşleri, çoğunluğun fikirlerini temsil etmiyor. Avrupa’da iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanların sayısı oldukça sınırlı. İklim değişikliği ile mücadelenin hız kaybetmemesi için, iklim şüphecisi pozisyonlara aktif olarak karşı çıkmak önem taşıyor.

Marmara Denizi ‘hasta’ ve iklim değişikliği, krizi derinleştiriyor

Kentsel ve endüstriyel kirliliğin yanı sıra aşırı avcılık ve iklim değişikliği baskısı altında olan Marmara Denizi’nin ekosistemi, son 50 yılda oldukça ağır dönüşümler geçirdi ve telafisi mümkün olmayacak şekilde bozulmaya doğru gidiyor. Büyük avcı balıkların denizden kaybolması, sistemin bu türleri barındıramayacak hale geldiğine işaret ediyor. Bugün Marmara’daki balıkçılığın yüzde 90’ını yalnızca 11 tür oluşturuyor. Bu türlerin başında, av verimi her geçen yıl azalan hamsi geliyor. Uzmanlar, giderek kaybolan türlerin, insan müdahalesi ve etkisi ciddi oranda azaltılmadan geri gelmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Marmara Denizi için mevcut durum sürdürülebilir değil ve tüm paydaşların tam bir uzlaşı ile mevcut baskıların azaltılmasını sağlaması gerekiyor.

Öne Çıkanlar

EN ÇOK OKUNANLAR

SUBCRIBE

Lorem ipsum dolor sit amet con sectetur adipiscing

follow us

Photo